
Rakamlar büyürken sofralar küçülüyor; gençler ise geleceklerini bu toprakların dışında arıyor.
İktidar, son yıllarda kişi başı millî gelirin 17 bin dolar seviyelerine yükseldiğinden söz ediyor. Fakat pazara giden, kiraya yetişmeye çalışan, mutfak masrafını denkleştirmeye uğraşan geniş kesimlere baktığımızda, bu rakamların hayatla hiçbir ilgisi olmadığını görüyoruz. Toplumun büyük çoğunluğu hâlâ 1980’lerin öncesine denk düşen bir refah düzeyiyle hayata tutunmaya çalışıyor.
Bir yanda lüks konutlarda, kamu ihaleleriyle büyümüş, ayrıcalıklı bir azınlık; diğer yanda temel ihtiyaçlarını bile karşılamakta zorlanan milyonlar… Bu tablo, gelir dağılımındaki uçurumun geldiği noktayı çıplak biçimde gösteriyor. Enflasyonun yıllardır kontrol altına alınamaması, sabit gelirliyi her ay biraz daha yoksullaştırıyor. Türkiye, artık çalışan yoksullar ülkesine dönüşmüş durumda.
Ülke, adeta bir asgari ücret cumhuriyetine çevrildi. Ücret skalası, asgari ücretin etrafına sıkıştı. Bir dönem “Türkiye, Çin’in ucuz iş gücü cenneti olabilir.” anlayışını yansıtan sözler, fiilen hayata geçmiş gibi. Düşük ücretle, güvencesiz, sendikasız çalışan milyonlar, bunu “kalkınma modeli” diye dinlemeye mecbur bırakılıyor. Oysa bu model ne çağdaş, ne insani ne de sürdürülebilir.
Bu ekonomik bozulmanın en ağır faturasını ise gençler ödüyor. Üniversite bitirmiş, kendini geliştirmiş, yabancı dil bilen yüz binlerce genç, liyakatın değil tanıdığın, torpilin, “referansın” geçtiği bir sistemle karşı karşıya. Devlette görev alma hayali, adil yarış umudu neredeyse tamamen yok olmuş durumda. Hal böyle olunca ülkenin en parlak beyinleri çareyi yurt dışına gitmekte buluyor. Türkiye, kendi geleceğini kendi eliyle bavullara doldurup uçaklara bindiren bir ülke hâline geliyor.
Bu ağır tabloya bakarken bir gerçeği daha teslim etmeliyiz:
Sadece iktidarı eleştirmek yetmez; bu gidişatı değiştirecek yeni bir siyasal iradeye, yeni bir toplumsal mutabakata da ihtiyaç var.
23 Kasım 2025
Ahmet Orhan