
Gazetecilikte bazı isimler vardır… Haber yapmaz, adeta gündemin üzerine benzin döküp kibriti uzaktan atar.
Rasim Ozan Kütahyalı da yıllardır tam o kategoriye yazılan adamlardan biri oldu.
Mizahla öfke arasında gidip gelen, ekran başında bağırırken bazen kendi cümlesine kendi yetişemeyen, memleketin her meselesine “uzman” refleksiyle atlayan bir televizyon figürü…
Benim gazetecilik anlayışıma ise kilometrelerce uzak.
Eski gazeteciler böyle tipler için kısa ve net konuşurdu:
“Bu adam tam bir fırlama…”
Çünkü bazı insanlar yorum yapmaz; ortama mayın bırakır.
Rasim Ozan yıllarca bunu yaptı.
Bir gün futbol yorumcusu oldu, ertesi gün dış politika analisti…
Sabah ekonomi konuştu, akşam toplumsal çözülme anlattı.
Sanki ülkenin bütün televizyon kumandaları tek kişiye emanet edilmiş gibiydi.
Öyle anlar oldu ki ekran başında söylediklerini duyunca insanın aklına şu soru geldi...“Bu gerçekten canlı yayın mı, yoksa ülkece toplu sinir testi mi?”
Ama kabul edelim…
Bu sabah Adana merkezli yasa dışı bahis operasyonu kapsamında gözaltına alındığı haberi TV ekranlarına kırmızı zemin üstüne, büyük beyaz harflerle düşünce, memlekette en şaşırmaması gereken insanlar bile birkaç saniye dondu kaldı.
Çünkü Rasim Ozan denince insanın aklına önce gürültü geliyor.
Sonra tartışma…
Sonra ekran başında tansiyonu yükselten o meşhur çıkışlar…
Ama “gözaltı” kelimesi kısaca adı ROK diye yazılan bu TV'lerin desibel ölçülerini alt üst eden adam için yine de tuhaf duruyor.
Sabah haberi görünce boşandığı eski eşi Nagihan'ın da kulaklarını çınlatmadım dersem yalan söylemiş olurum. Bu karı koca gazvericilerden ne çektik millet olarak be.. Yalan mı?
Bir dönem televizyon ekranında öyle yüksek perdeden konuşuyordu ki, kahvede maç izleyen adam bile sesi kısıp dışarı sigara içmeye çıkıyordu.
Adamın yorumlarını dinlerken insan karar veremiyordu.
Futbol programı mı izliyoruz, aile içi kriz toplantısı mı?
Şimdi sabah ki gözaltıyı hayal ederek kamera gözüyle filmi gözünüzde canlandırın…
Kapı çalıyor. Polisler içeri giriyor. Rasim Ozan hâlâ açıklama modunda.
“Bakın burada aslında sosyolojik bir denklem var…”
Memur da dönüp sakin sakin diyor ki.
“Abi teoriyi sonra anlatırsın, önce bir montunu al…”
Türkiye zaten tuhaflık konusunda dünya markası olmuş bir ülke.
Burada bazen komediyle trajedi aynı masada oturup çay içiyor.
Ekonomisti türkü söylerken görüyorsun…
Fenomenin hukuk anlattığına şahit oluyorsun…
Futbol yorumcusunun memleketin kaderini yorumladığını izliyorsun…
Ve sonunda dönüp şunu diyorsun..
“Bu ülkede gerçek hayat, mizah dergilerinden daha yaratıcı…”
Rahmetli bir meddahın anlattığı eski bir kıssa vardır.
Bir köyde sürekli her işe karışan bir adam yaşarmış.
Yangında itfaiyeci olurmuş, düğünde organizatör…
Hasta olana doktorluk taslar, kavgada hâkim kesilirmiş.
Köylüler sonunda dayanamayıp muhtara şikâyet etmiş.
Muhtar adamı çağırıp sormuş.
“Evladım, senin asıl işin ne?”
Adam hiç düşünmeden cevap vermiş.
“Ben her işten anlarım.”
Muhtar masanın üstündeki bir mühüre, bir de köy halkının gelen posta, icra takibi, kredi kartı ekstreleri olan zarflara bakıp sadece gülmüş...
“İşte memleketin derdi de bu ya… Her işi bilen çok, yaptığı işin sorumluluğunu bilen az.”
Galiba bugün yaşadığımız hikâyelerin özeti de tam olarak bu…
14 Mayıs 2026
Mustafa Temiz
