İstiklal Harbi Bir Senaryo muydu?

Tarih bazen yalnızca cephede yazılmaz.

Bazen savaşın kaderi, haritaların üzerinde çizilen sınırlarla, diplomasi masalarında alınan kararlarla ve büyük devletlerin kendi çıkarları doğrultusunda yaptıkları hesaplarla şekillenir.

1919…

İstanbul işgal altındadır.

Limanlarda yabancı savaş gemileri, sokaklarda işgal kuvvetlerinin askerleri vardır. Osmanlı Devleti savaşın ağır yenilgisinin ardından siyasi ve askeri açıdan büyük bir çaresizlik içerisindedir.

Anadolu ise yaklaşan fırtınanın farkındadır.

Tam da bu noktada şu soru ortaya çıkar:

İstiklal Harbi yalnızca Anadolu'da başlayan bir direniş miydi, yoksa büyük güçlerin hesaplarının da içinde olduğu daha geniş bir planın parçası mıydı?

Bu soruya verilecek cevap, “savaş bir senaryoydu” demek kadar basit değildir.

Ancak dönemin büyük devletlerinin Anadolu'ya ilişkin hesaplarının bulunmadığını söylemek de tarihsel gerçeklikle bağdaşmaz.

Gölgedeki Savaş

İngiltere, Fransa, İtalya ve diğer İtilaf Devletleri, Birinci Dünya Savaşı sonrasında Osmanlı topraklarının geleceğini kendi çıkarları doğrultusunda şekillendirmeye çalışıyordu.

Anadolu'nun paylaşılması, Boğazların kontrolü, Doğu Akdeniz'deki dengeler ve Yunanistan'ın bölgedeki talepleri diplomasi masalarının önemli başlıklarıydı.

İzmir'in 15 Mayıs 1919'da Yunan birlikleri tarafından işgal edilmesi ise Anadolu'daki dengeleri kökten değiştirdi.

İşgalin arkasındaki uluslararası diplomasi, bugün hâlâ tarihçilerin farklı açılardan değerlendirdiği önemli bir konudur.

Fakat burada kritik bir ayrım vardır:

Bir işgal planının bulunması, Anadolu'daki bağımsızlık mücadelesinin önceden yazılmış bir tiyatro olduğu anlamına gelmez.

Çünkü sahaya çıktığınızda karşınıza artık diplomasi masaları değil, gerçek insanlar çıkar.

Cephedeki Gerçek

Yunan ordusu Batı Anadolu'da ilerlerken karşısında giderek örgütlenen bir direniş buldu.

Köyler boşaldı.

Şehirler tehdit altında kaldı.

İnsanlar evlerini, topraklarını ve geleceklerini savunmak zorunda kaldı.

Bir tarafta savaşın ardından yeniden toparlanmaya çalışan Türk ordusu…

Diğer tarafta düzenli ve dış desteklere sahip Yunan ordusu…

Ve bütün bunların üzerinde, Anadolu'nun kaderini kendi çıkarları açısından değerlendiren büyük devletler…

Savaşın görünen yüzünde Türk ve Yunan askerleri vardı.

Fakat savaşın arka planında diplomasi, silah yardımları, ekonomik çıkarlar, uluslararası baskılar ve stratejik hesaplar da bulunuyordu.

İşte tarihin karmaşıklığı tam olarak burada başlıyor.

Sakarya'ya Giden Yol

Ankara'da yeni bir siyasi ve askeri merkez oluşurken Anadolu'daki direniş giderek düzenli bir mücadeleye dönüştü.

Sakarya…

Bir milletin kaderinin yeniden yazıldığı cephelerden biri oldu.

Burada mesele artık yalnızca bir toprak parçasının savunulması değildi.

Mesele, Anadolu'da bağımsız bir devletin yaşayıp yaşayamayacağıydı.

Mustafa Kemal Paşa'nın “Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır. O satıh, bütün vatandır.” anlayışı, savaşın niteliğini de ortaya koyuyordu.

Bu, masa başında hazırlanmış bir senaryonun oyunculuğunu yapmak değildi.

Bu, var olma mücadelesiydi.

Peki İngiltere Nerede Duruyordu?

İngiltere'nin Kurtuluş Savaşı sürecindeki rolünü değerlendirirken doğrudan cephede savaşan bir İngiliz ordusu ile diplomatik ve stratejik yönlendirme arasındaki farkı görmek gerekir.

İngiltere, dönemin en güçlü devletlerinden biriydi.

Doğu Akdeniz'deki çıkarlarını korumak, Osmanlı coğrafyasının geleceğinde söz sahibi olmak ve bölgedeki dengeleri kendi lehine şekillendirmek istiyordu.

Yunanistan'ın Anadolu'daki askeri varlığı da bu uluslararası denklemin önemli unsurlarından biriydi.

Fakat sonuç, büyük güçlerin hesapladığından farklı gelişti.

Anadolu halkı teslim olmadı.

Direniş büyüdü.

TBMM otoritesini güçlendirdi.

Türk ordusu yeniden kuruldu.

Ve savaşın seyri değişti.

Senaryo Varsa Bile Sonunu Kim Yazdı?

Belki de asıl sorulması gereken soru budur.

İtilaf Devletleri Anadolu'nun geleceği hakkında hesaplar yaptı mı?

Evet.

Diplomatik pazarlıklar yürüttüler mi?

Evet.

Yunanistan'ın Anadolu'daki ilerleyişi uluslararası dengelerden bağımsız mıydı?

Hayır.

Fakat buradan hareketle İstiklal Harbi'nin baştan sona hazırlanmış bir “senaryo” olduğunu söylemek, Anadolu'da verilen gerçek mücadeleyi görmezden gelmek olur.

Çünkü savaşın planını yapanlarla savaşın sonucunu yaşayanlar aynı insanlar değildi.

Haritalar masalarda çizilebilir.

Ordular diplomasi masalarında yönlendirilebilir.

Devletler birbirleriyle pazarlık yapabilir.

Ama bir halkın bağımsızlık iradesi masa başında yazılamaz.

Final: Tarihin En Büyük Cevabı

İstiklal Harbi'ni yalnızca “Türk-Yunan savaşı” olarak görmek eksiktir.

Onu yalnızca “büyük devletlerin planı” olarak görmek de eksiktir.

Gerçek, bu iki alanın kesiştiği yerde durmaktadır.

Bir tarafta emperyal güçlerin çıkarları, diplomatik hesapları ve Anadolu'ya ilişkin projeleri vardı.

Diğer tarafta ise işgal edilen topraklarını savunmak isteyen bir millet…

Son sözü diplomasi masaları değil, cephedeki mücadele söyledi.

Ve 30 Ağustos 1922'de başlayan büyük kırılma, 9 Eylül'de İzmir'in kurtuluşuyla yeni bir aşamaya ulaştı.

Ardından Lozan geldi.

Ve nihayet Cumhuriyet…

Bu nedenle bugün “İstiklal Harbi bir senaryo muydu?” diye sorabiliriz.

Ama tarih bize daha güçlü bir soru soruyor:

Eğer her şey önceden yazılmış bir senaryoysa, neden senaryonun sonunu Anadolu'nun iradesi değiştirdi?

Belki de İstiklal Harbi'nin en büyük gerçeği tam burada yatıyor:

Büyük devletler hesap yapabilir.
Haritalar yeniden çizilebilir.
Ordular harekete geçirilebilir.
Ama bağımsızlık iradesi, bir halkın eline geçtiğinde hiçbir senaristin kontrolünde kalmaz.

Ve o gün Anadolu'nun verdiği cevap tek kelimeydi:

Bağımsızlık.
2 Nisan 2026
Rasih Hacıkadiroğlu

YORUM EKLE