
Bu mektup bir yazı değil; toplumun hislerine tercüman olmak için kaleme alınmış açık bir feryattır.
Ülkemizde her geçen gün artan şiddet, zorbalığın yaygınlaşması, öğretmenlerin ve sanatçıların itibarsızlaştırılması, toplumun giderek sıradanlaşması ve tüm bu sorunlara karşı etkili çözümler üretilememesi dikkat çekici bir hâl almıştır. Artık televizyon haberlerinde yer alan olaylar, sıradanlaşmış birer vakaya dönüşmüş durumdadır.
Bu yozlaşmanın ardında, medyanın tutumu ve yetkililerin olayları görmezden gelerek adeta halının altına süpürmesi yatmaktadır.
Televizyon ekranları; şiddeti yücelten, suçu cazip gösteren, suçun cezasız kaldığı algısını pekiştiren ve toplumsal düzeni zedeleyen bir içerik sunar hâle gelmemiş midir?
Daha da vahimi, toplumun temel direği olan aile yapısının sistemli bir şekilde yıpratılarak yok edilmeye çalışılmasıdır.
Ekranlarda aldatma sıradanlaştırılmakta, sadakat değersizleştirilmekte; gayri ahlaki ilişkiler normalleştirilerek lüks ve şaşaalı yaşam tarzı, bu yollarla ulaşılabilir gibi sunulmaktadır.
Sonuçta zihinlere kazınan mesaj ise son derece tehlikelidir:
“Aldatmak normaldir, değerler gereksizdir, her yol mubahtır!”
Toplum olarak yaşananları çoğu zaman bir anda olmuş gibi algılıyoruz. Oysa gerçek çok daha sarsıcı: Bazı süreçler yıllardır adım adım inşa ediliyor. Farkına varmadığımız, hatta çoğu zaman görmezden geldiğimiz bu dönüşüm, bugün karşımıza ağır sonuçlarla çıkıyor.
Televizyon ve sosyal medya artık yalnızca bir iletişim aracı değil; kontrolsüz bırakıldığında adeta “pimi çekilmiş bir el bombası” gibi etkiler yaratıyor. Bilginin doğruluğu sorgulanmadan, görüntülerin gerçekliği araştırılmadan paylaşıldığı bu ortam, giderek bir bilgi çöplüğüne dönüşüyor. Üstelik bu kirlilik, yalnızca yanlış bilginin yayılmasıyla sınırlı kalmıyor; yapay zekâ ile üretilen içerikler de gerçeği bulanıklaştırarak toplumu derin bir güvensizliğe sürüklüyor.
Bugün geldiğimiz noktada en büyük yanılgı, bu gidişatın “özgürlük” adı altında savunulması. Oysa sınırsızlık, çoğu zaman sorumsuzluğu da beraberinde getirir. Sosyal medyada yapılacak düzenlemeler sansür değil, toplumsal düzeni koruma refleksi olarak değerlendirilmelidir.

Unutulmamalı ki her şey reyting ya da beğeni değildir. İnsan hayatı, aile yapısı ve toplumsal değerler; dijital dünyanın geçici alkışlarından çok daha kıymetlidir.
Bu nedenle atılması gereken adımlar nettir:
Şiddeti ve suçu özendiren yayınlar derhal durdurulmalı,
Aile yapısını hedef alan içeriklere karşı caydırıcı yaptırımlar uygulanmalı,
Toplum ise sessiz kalmanın, bu gidişata dolaylı bir onay anlamına geldiğini artık fark etmelidir.
Çünkü yarın, düşündüğümüzden daha yakın olabilir. Ve o yarın geldiğinde, bugün susulan her şey karşımıza daha büyük bir sorun olarak çıkacaktır.
Toplum olarak kimi zaman öyle anların eşiğine geliriz ki, artık susmanın da beklemenin de bir anlamı kalmaz. İşte tam da böyle bir dönemin içinden geçiyoruz. Ya harekete geçeceğiz ya da yarının çok geç olmasına sessizce tanıklık edeceğiz.
15 Nisan’da yaşananlar, sıradan bir günün ötesine geçti. Bu tarih, hafızalarımıza sadece bir acı olarak değil, aynı zamanda bir dönüm noktası olarak kazınmalı. Çünkü bazı olaylar vardır; ya sizi değiştirir ya da sizi yok sayan bir düzenin parçası haline getirir.
Bugün gelinen noktada en büyük tehlike, yaşananlara alışmak ve suskunluğu kabullenmektir. Oysa artık kimsenin susmaması gerekiyor. Artık kimsenin olup bitene razı olmaması gerekiyor. Ve belki de en önemlisi, kimsenin “yapıyormuş gibi” davranma lüksü kalmadı.
Toplum olarak yüzleşmemiz gereken bir gerçek var: Sorunlar, yarım önlemlerle çözülmez. Gerekirse sert, gerekirse radikal kararlar alınmalıdır. Ancak bu kararlar tepeden inme değil, toplumun ortak iradesiyle şekillenmelidir. Gerçek değişim, ancak kolektif bir bilinçle mümkündür.
Özellikle ailenin korunması meselesi, bu sürecin merkezinde yer almalıdır. Çünkü aileyi koruyamazsak, gençleri de koruyamayız. Gençleri koruyamazsak, geleceğimizi zaten kaybetmiş oluruz. Bu bir tercih değil, bir zorunluluktur.
Bugün kendimize sormamız gereken tek bir soru var: Eğer şimdi değilse, ne zaman?
Bu sorunun cevabı, aslında hepimizin omuzlarına yüklenmiş bir sorumluluğu işaret ediyor. Çünkü değişim, birilerinin başlamasını bekleyerek değil, herkesin elini taşın altına koymasıyla mümkün olur.
Ve unutmayalım; bazı tarihler sadece hatırlanmak için değil, ders alınmak için vardır.
16 Nisan 2026
Kazim Aysan
İnşaat Mühendisi
