
Sabah kahvesinin ilk yudumunda dünyanın bütün meselelerini çözmek gibi bir niyetim yok. Zaten insanın başına ne geliyorsa biraz da her şeyi çözebileceğine inanmasından geliyor. Kahvemi önüme alıp pencerenin kenarına iliştiğimde, dışarıdaki hayatın benden habersiz akıp gitmesi hoşuma gidiyor. Kimseye yetişmek zorunda değilim o birkaç dakika. Telefon susabilir, haberler bekleyebilir, dünyanın sonu da mümkünse kahvemi bitirene kadar ertelenebilir.
Bir gazeteci olarak hayatımın önemli bir bölümünü başkalarının telaşını kayda geçirmekle geçirdim. Kimi zaman bir siyasetçinin öfkesine, kimi zaman bir esnafın geçim derdine, kimi zaman da kalabalıkların içinde sessizce kaybolan bir insanın hikâyesine tanıklık ettim. İnsanları dinledikçe şunu öğrendim: Herkes bir yere yetişmeye çalışıyor ama pek azımız kendimize yetişebiliyoruz.
Oysa hayat, yalnızca gidilecek yerlerden, tamamlanacak işlerden ve başkalarına verilecek cevaplardan ibaret değil.
Modern insanın tuhaf bir marifeti var: Boş kalmaktan korkuyor. Elinde telefon yoksa huzursuzlanıyor, yapacak işi kalmadığında kendisine yeni bir meşgale icat ediyor. Bir kahve içiyorsa fotoğrafını çekiyor, yürüyüş yapıyorsa adımlarını sayıyor, tatile çıkıyorsa tatilinin ne kadar güzel geçtiğini başkalarına kanıtlamaya çalışıyor.
Sanki yaşamak yetmiyor; yaşadığımızı birilerine göstermek de gerekiyor.
Sosyolojik açıdan bakıldığında bu davranışın arkasında yalnızca teknoloji tutkusu yok. Onaylanma ihtiyacı, toplumsal rekabet, başarı baskısı ve başkalarıyla kıyaslanma alışkanlığı da var. İnsan, ait olduğu çevrenin beklentilerini zamanla kendi arzusu sanabiliyor. Önce başkalarının takdirini kazanmak için bir şeyler yapıyor, sonra takdir edilmediğinde kendisini eksik hissediyor.
Bir bakıyorsunuz, insan kendi hayatının öznesi olmaktan çıkmış; başkalarının gözünde nasıl göründüğünün yöneticisi olmuş.
Oysa kimseye göstermediğimiz bir mutluluğun da kıymeti vardır. Bir kitabın altını çizmeden, bir manzarayı fotoğraflamadan, bir kahvenin hatırasını sosyal medyaya taşımadan da yaşayabiliriz. Her güzel anın seyirciye ihtiyacı yoktur. Bazı güzellikler, yalnızca yaşayanın kalbinde kalınca güzeldir.
Belki de insanın kendisine yapabileceği en büyük iyilik, zaman zaman alkışsız yaşamayı öğrenmesidir.
Bir gün hiçbir bildirim gelmediğini, kimsenin bizden bir şey istemediğini, önümüzde acilen bitirilmesi gereken bir iş bulunmadığını düşünelim. İlk birkaç dakika rahatlarız. Sonra elimiz telefona gider. Bir haber açarız, ardından başka bir haber… Bir videodan diğerine geçer, zihnimizi meşgul edecek bir şeyler buluruz.
Çünkü sessizlik, insanı yalnızca dış dünyanın gürültüsünden değil, kendi iç sesinden de mahrum bırakan alışkanlıkların perdesini aralar.
Geçmişten kalan pişmanlıklar, ertelenmiş kararlar, cevapsız sorular ve yüzleşmekten kaçındığımız duygular tam da o sessizlikte karşımıza çıkabilir. Bu nedenle bazen meşguliyet, üretkenlikten çok bir kaçış biçimidir. İnsan, kendi içindeki karmaşayı duymamak için dışarıdaki gürültüyü artırır.
Elbette her yalnızlık huzur getirmez. Herkesin sorumlulukları, hayat şartları ve kendisine ayırabileceği zaman farklıdır. Üstelik insanın sosyal ilişkilere, dostluğa, sohbete ve paylaşmaya ihtiyacı vardır. Mesele dünyadan el etek çekmek değil, dünyanın sesleri arasında kendi sesimizi kaybetmemektir.
Benim anladığım olgunluk biraz da burada başlıyor: Kalabalıklarla birlikte yaşayabilmek ama kalabalıkların ne düşündüğüne mahkûm olmamak.
Bir masada dostlarla sabaha kadar konuşmanın da bir değeri var, kimseyle konuşmadan bir akşamı geçirmenin de… Bazen bir dostun omzunda hafifler insan, bazen kendi sessizliğinde ne taşıdığını anlar.
Hayatı benimseyen insan, her zaman ciddi görünmek zorunda değildir. Her cümlesini bir hükme, her gününü bir başarı hikâyesine, her ilişkisini bir hesaba dönüştürmesi de gerekmez.
Bazen plansız bir yürüyüşe çıkmak, yol üzerindeki eski bir kahvede oturmak, hiç tanımadığın bir insanla hayat üzerine konuşmak, akşamüstü gökyüzünün rengini seyretmek gerekir. Bir kitabın tek bir cümlesine takılıp saatlerce düşünmek de hayatın içindendir. Hatta bazen hiçbir yere gitmeden, hiçbir şey başarmadan geçirilen bir gün, insanın kendisine verdiği en güzel hediyedir.
Bunu sorumluluklardan kaçmakla karıştırmıyorum. Hayatın faturaları, geçim derdi, aile yükümlülükleri ve yerine getirilmesi gereken görevleri var. İnsan, gerçeklerden uzaklaşarak özgürleşemez. Ancak bütün gerçekleri omuzlarına yükleyip ezilmek zorunda da değildir.
Benim sözünü ettiğim bohemlik, savrukluğun romantikleştirilmesi değil; hayatı yalnızca yapılacaklar listesinden ibaret görmemektir. Biraz şiire, biraz sokağa, biraz tesadüfe, biraz da insanın kendisiyle baş başa kalmasına yer açmaktır.
Çünkü hayatın her anını hesaplamak, bazen hayatın kendisini kaçırmaktır.
Bir gazeteci olarak haberin peşinden koşmayı bilirim. Fakat insanın bazen bir haberin peşinden değil, kendi düşüncesinin peşinden gitmesi de gerekir. Bir olayın nedenini araştırmak kadar, o olayın bizde ne bıraktığını anlamak da önemlidir. Başkalarının hikâyelerini yazarken kendi hikâyemizin bazı sayfalarını boş bıraktığımızı fark etmek zorundayız.
Bugün dinlenmek bile neredeyse bir performans meselesine dönüştü. Daha iyi çalışmak için dinleniyoruz, daha yaratıcı olmak için yavaşlıyoruz, daha başarılı olmak için kendimize zaman ayırıyoruz.
Peki, dinlenmenin bir işe yaraması şart mı?
Bir sabah kahvemi acele etmeden içiyorsam, bunun karşılığında daha iyi bir yazı yazmak zorunda mıyım? Bir saat erken kalkıp sessizliği hissetmeyi ertesi gün daha üretken olacağımın hesabını mı tutmalıyım? Yoksa bazen yalnızca kendimi iyi hissetmek için de yaşayabilir miyim? Bence asıl mesele burada.
İnsan hayatını yalnızca fayda üzerinden değerlendirmeye başladığında, en kişisel anlarını bile bir yatırım aracına dönüştürür. Dinlenir ama dinlenirken çalışmayı düşünür. Gezer ama gezerken bir sonraki hedefini hesaplar. Bir dostuyla oturur ama zihninin bir köşesinde bitirmesi gereken işler dolaşır.
Böylece beden bir sandalyede otururken zihin hâlâ kilometrelerce koşar.
Oysa bazen bir işi çözemediğimizde ondan uzaklaşmak, ertesi gün meseleyi daha berrak görmemizi sağlar. Bir metnin başında saatlerce debelenir, sonra pencerenin önüne geçeriz. Dönüp baktığımızda, aradığımız cümlenin aslında zihnimizin bir köşesinde beklediğini fark ederiz. Zihin de tıpkı bulanık bir su gibidir; sürekli karıştırıldığında dibi görünmez.
Ama durmanın değerini yalnızca daha iyi çalışmamıza bağlamak da haksızlık olur. İnsan, daha üretken olmak için değil, insan olduğu için dinlenmeyi hak eder.
Hayatın her dakikasından bir sonuç çıkarmak zorunda değiliz. Bazı anların tek anlamı, yaşanmış olmalarıdır.
İnsan alışkanlıklarıyla ayakta kalır. Her sabah aynı saatte kalkmak, işlerini belli bir sırayla yapmak, sorumluluklarını yerine getirmek hayatı kolaylaştırır. Fakat alışkanlıklar bir süre sonra bizi yönetmeye başladığında, seçtiğimizi sandığımız hayatın içinde otomatik hareket eden insanlara dönüşebiliriz.
Sabah kalkarız, çalışırız, yetişiriz, cevap veririz, tamamlarız. Akşam olur. Ertesi gün aynı düzen yeniden başlar.
Sonra bir gün, belki sıradan bir sabahın ortasında, kendimize şu soruyu sorarız. Ben gerçekten böyle mi yaşamak istiyorum, yoksa yalnızca böyle yaşamaya mı alıştım?
Bu soru insanın bütün hayatını bir anda değiştirmez. Fakat bazı şeyleri yerinden oynatabilir. Gereksiz telaşlarımızı, başkalarının beklentilerine verdiğimiz sınırsız önemi, her işi üstlenme alışkanlığımızı yeniden düşünmemizi sağlayabilir.
Belki bazı telefonlara hemen cevap vermeyiz. Belki her davete katılmayız. Belki de uzun zamandır ertelediğimiz bir kitabı açar, hiçbir yere yetişmeden birkaç sayfa okuruz.
Bunlar küçük şeyler gibi görünür. Fakat insanın hayatındaki büyük değişimler bazen küçük bir itirazla başlar. Her şeye yetişmek zorunda değilim.
Bu itiraz, dünyaya sırt çevirmek değildir. Aksine, dünyaya daha bilinçli katılabilmenin yoludur.
Kahvemiz Soğusun, Yeter ki Kendimize Geç Kalmayalım
Sabah kahvesinin ilk yudumuna dönelim.
Dışarıda hayat akıyor. Birileri bir yerlere yetişiyor, birileri bir şeyler kazanıyor, birileri kaybettiklerini geri almaya çalışıyor. Telefonlar çalıyor, haberler değişiyor, gündemler birbirini kovalıyor. Herkesin anlatacak bir hikâyesi, yetiştirecek bir işi, çözmesi gereken bir meselesi var.
Bütün bunların içinde bizim de hayatımız var. Üstelik o hayat, yalnızca başardıklarımızdan ve tamamladıklarımızdan oluşmuyor. Bir dostla edilen samimi bir sohbetten, yağmurdan sonra sokağa yayılan toprak kokusundan, bir kitabın zihnimizde açtığı pencereden, bazen de hiçbir şey yapmadan geçirilen bir öğleden sonradan oluşuyor.
Belki de uzun zamandır unuttuğumuz şey, hayatı yaşamakla hayatı yönetmeye çalışmak arasındaki farktır.
Her şeyi kontrol edemeyiz. Herkesi memnun edemeyiz. Her fırsatı değerlendiremez, her soruya cevap bulamayız. Bazen yanlış yapar, bazen gecikir, bazen de yolumuzu yeniden ararız. Bunlar hayatın kusurları değil, insan olmanın doğal parçalarıdır.
Öyleyse arada bir duralım. Kahvemizi biraz yavaş içelim. Telefonu masanın öteki ucuna bırakalım. Pencereden dışarı bakalım ve dünyanın bizden birkaç dakika bağımsız hareket etmesine izin verelim.
Belki o sırada büyük bir fikir gelmez aklımıza. Belki hayatımızı değiştirecek bir karar da almayız. Olsun. Her anın bir dönüm noktası olması gerekmiyor.
Çünkü bazen yeniden başlamak için yeni bir yol bulmaya değil, yürüdüğümüz yolda nerede olduğumuzu anlamaya ihtiyacımız var.
Ve insan, başkalarına yetişmeye çalışırken kendisine geç kalmamalı.
Kahvemiz soğuyabilir. Dünya biraz bekleyebilir. Yeter ki hayatın bütün telaşı içinde, kendi sesimizi duyabileceğimiz o küçük odayı kaybetmeyelim.
18 Ekim 2026
Mustafa Temiz