
Siyaset, meşruiyetini sandıktan alır; ama ahlakını ve kalıcılığını adaletten alır. Bugün Türkiye’de tartışmamız gereken temel mesele tam da budur: Halkın oylarıyla seçilmiş isimlere, yine devletin kurumları eliyle siyasi tasfiye uygulanması normalleşmiş midir?
Kayyum pratiğinin olağan bir idari enstrüman gibi sunulması, demokrasi tarihimizde eşi benzeri görülmemiş bir kırılmaya işaret etmiyor mu?
Bir dönem “dindar ve demokrat” iddiasıyla yola çıkan siyasal çizginin, bugün geldiği noktada dindarlığın toplumsal karşılığının zayıfladığını itiraf eden açıklamalar dikkat çekicidir.
Nitekim eski TBMM Başkanı Bülent Arınç’ın "Dindarlık herkesin kaçtığı bir noktaya geldi. Takkeli takkesiz bir sürü şarlatan konuşmaya başladı; hangisine inanacak insanlar? Hangisi doğruyu söylüyor? Bunların söylediği yalanlar yanlışlar yüzünden millet Müslümanlığı bıraktı, başörtüsünü, namazı terk ediyor. Erdem de kayboldu, etik değerler de kayboldu. Bunları yeniden ihya etmezseniz bu toplumdan bir şey beklemeyin" minvalindeki değerlendirmeleri, aslında uzun süredir sahada gözlemlenen sosyolojik gerçeğin geç kalmış bir kabulüdür.
Soru şudur: Bu sonuç bir toplumsal savrulmanın mı, yoksa siyasal araçsallaştırmanın mı ürünüdür?
Seçilmişlere yönelik yargı ve idari tasarrufların, seçmenin iradesini dolaylı biçimde hükümsüzleştirdiği algısı güçlenmiştir. Kayyum uygulamaları, istisnai bir tedbir olmaktan çıkıp sistematik bir yönteme dönüşmüşse; burada hukuk devleti ilkesinin zedelenmesinden söz etmek gerekir.
Demokrasi yalnızca seçimden ibaret değildir. Eşit rekabet koşulları, ifade özgürlüğü, örgütlenme hakkı ve anayasal güvenceler bütündür. Eğer bir ülkede “senden–bizden” ayrımı kamusal karar mekanizmalarına sirayet etmişse, liyakat yerini sadakate bırakmışsa, o devlet aygıtı tarafsızlığını kaybeder
İnanç, bireyin vicdan alanıdır. Camilerin siyasi retoriğin mekânına dönüştürülmesi, dini referansların partisel söylemin aparatına çevrilmesi, uzun vadede en çok dine zarar verir. Dindarlık; şekilcilikle, sloganla, kutuplaştırıcı dil ile korunamaz. Tam tersine, inancın siyasete bu ölçüde eklemlenmesi genç kuşaklarda mesafe üretir.
Evinde kendi yaşam tarzını sürdüren yurttaşın alanı daralırken; kamusal alanda ahlak söylemi yükseliyorsa burada ciddi bir çelişki vardır. Ahlak, bireyin hayatına müdahale ederek değil; adaletle, eşitlikle ve şeffaflıkla güçlenir.
Köprü ve otoyolların özelleştirilmesine ilişkin araştırma önergesinin Adalet ve Kalkınma Partisi ve Milliyetçi Hareket Partisi oylarıyla reddedilmesi, kamu kaynaklarının kullanımına dair şeffaflık talebinin geri çevrilmesi anlamına gelmektedir. Devletin maddi varlıklarının hangi şartlarda, hangi bedellerle devredildiğinin sorgulanması neden rahatsızlık üretir?
Eğer kamu birikimleri, kısa vadeli siyasi ikbal hesapları uğruna elden çıkarılıyorsa; bunun bedelini gelecek nesiller öder. Devlet yönetimi, günü kurtarma sanatı değil; kurumsal hafızayı ve uzun vadeli menfaati koruma disiplinidir.
En büyük sorun bilgisizliktir. Cehalet yalnızca eğitim eksikliği değildir; sorgulamama, araştırmama ve eleştirel düşünceden uzaklaşmadır. Eğitim sisteminin ideolojik tartışmalar arasında savrulması, gençlerin çağın gerektirdiği bilimsel donanımdan mahrum kalması, uzun vadede ülkenin rekabet gücünü zayıflatır.
Emekli bir müsteşarın şu tespiti meseleyi özetliyor;
Fitne kılcal damarlara sirayet ederse; ilim susarsa; ayrımcılık tavan yaparsa; yalan ve riya devlet yönetimine hâkim olursa; liyakat yerini adam kayırmaya bırakırsa; devletin dini olan adalet solar ve devlet çöker.
Bu sözler bir temenni değil, tarihsel bir gerçeğin ifadesidir. Devletler dış düşmanla değil; içerideki adalet kaybıyla zayıflar.
Bugün adaleti adliyede, eğitimi okulda, özgürlüğü sokakta arayan bir toplum var. Ayrıştırıcı dilin böldüğü mahalleler, birbirine şüpheyle bakan yurttaşlar… Aynı coğrafyada yaşayıp zihinsel olarak ayrışmış bir toplum tablosu.
Devlet; inancı şekilciliğe indirger, gençleri çağın biliminden uzaklaştırır, anayasal hakların kullanımını fiilen sınırlar ve sadakati liyakatin önüne koyarsa; kurumlar içten içe çürür.
Bu ülkenin ihtiyacı yeni sloganlar değil; hukukun üstünlüğü, şeffaf yönetim, kuvvetler ayrılığı ve gerçek anlamda eşit yurttaşlıktır.
Devlet, adaletle ayakta kalır. Adalet zayıflarsa, hiçbir ideolojik söylem o çöküşü engelleyemez. Allah, bu milleti devletsiz bırakmasın; ama devleti de adaletsizliğe mahkûm etmesin.
18 Şubat 2026
Mustafa Temiz