
Uşak’ta patlayan son skandal, aslında buzdağının sadece görünen yüzü. Bir belediye başkanının, kamu görevini hiçe sayarak kendisinden yaşça çok küçük bir çalışanıyla bir otel odasında yakalanması sadece kişisel bir ahlak meselesi değildir. Bu, aynı zamanda devlet ciddiyetinin, kamu ahlakının ve siyaset kurumunun ne hâle geldiğinin de açık bir göstergesidir.
Açık konuşalım: Hiç kimse, bir siyasetçinin “uçkurunun faturasını” ödemek zorunda değil. Ne bu milletin sabrı buna yeter ne de cebindeki üç kuruş, buna harcanacak kadar değersizdir.
Ama mesele burada da bitmiyor.
Bugün Türkiye’de siyaset, sadece iktidarın baskısıyla değil; muhalefetin kendi içindeki zaaflarla da sınanıyor. Gözlerin özellikle muhalif belediyeler üzerinde olduğu bir dönemde, hâlâ bu kadar pervasız davranabilen bir zihniyet varsa, burada sadece bir kişinin değil, bir anlayışın sorgulanması gerekir.
Çünkü artık kimse “bilmiyordum” diyemez.
Her adımın izlendiği, her hatanın büyütülerek servis edildiği bir ortamda, hâlâ aynı hataları yapan birine saf demek bile iyimserlik olur. Bu, düpedüz sorumsuzluktur. Bu, siyasi intihardır.
Eğer bir partinin yöneticisi olsam, kendi partisinin adını bu kadar kolay harcayan, rakiplerine altın tepside fırsat sunan birine bırakın görev vermeyi, yüzüne bile bakmam.
Ama bir yandan da başka bir gerçek var:
Bu ülkede siyaset sadece hatalar üzerinden dizayn edilmiyor; aynı zamanda operasyonlarla, algıyla, medya mühendisliğiyle yeniden şekillendiriliyor. Dün Uşak, bugün başka bir şehirde, Bursa’da yine bir başkan ve diğer insanların gözaltısı ve sabahın köründe polis baskını ile uyandık… Her gün yeni bir dosya, yeni bir görüntü, yeni bir servis.
Ve nedense bu görüntüler hep aynı merkezlerden, aynı reflekslerle kamuoyuna sunuluyor.
İşte tam bu noktada, meselenin sadece bir “skandal” olmadığını görmek gerekiyor.
Çünkü bir tarafta bu tür zaaflarla kendi ayağına kurşun sıkanlar varken, diğer tarafta sahada, cenazede, mitingde, sokakta nefes tüketen bir siyasi mücadele de var.
Özgür Özel’in yükü tam da burada başlıyor.
Bir yanda parti içindeki hatalar, zaaflar, kontrolsüz çıkışlar…
Diğer yanda ardı arkası kesilmeyen soruşturmalar, siyasi baskılar ve sürekli diri tutulmaya çalışılan bir kriz iklimi…
Kolay mı?
Adam neredeyse evinde yok. Bir gün cenazede, bir gün mitingde, bir gün mahkeme kapısında. Manisa’da toprağa verdiği yol arkadaşlarının acısı hâlâ tazeyken yüzünü başka bir krize dönmek zorunda kalıyor. O cenazelerde dökülen gözyaşı sahiciydi. Çünkü siyasetçi olmadan önce insandı.
Özgür Özel, Ankada'daki otel kepazeliğinin sonrasında uzun yıllardır millet olarak yaptıkları sonrasında konuşurlarken hiç bir siyasetçiden duymadığımız "UTANDIM" veya "UTANÇ VERİCİ" gibi sözleri kullanarak, bence siyasi üsluba yeni bir ivme kattı... Utandık duymadık ama meclis genel kurul salonunda "UTANMIYORUZ" sözünü duyduk... Geçmişte cemaat ve dönüşümlü terör örgütü olan kesimle ilgili konuşulurken, "ne istediler de vermedik" ve "aldatıldık" "kandırıldık" sözlerini yine duymuştuk unuttunuz mu?
Taş olsa çatlardı ama o hala bir lider olarak her geçen gün siyaset ikliminin içinden büyüyerek ortaya çıkıyor. Ve bütün bu yükün altında hâlâ ayakta durmaya çalışıyor.
Bu yüzden meseleyi sadece bir belediye başkanının ahlaksızlığına indirgemek, büyük resmi kaçırmak olur.
Çünkü o büyük resimde, bir yandan yıpratılmaya çalışılan bir muhalefet, diğer yandan buna rağmen ayakta kalmaya çalışan bir liderlik var.
Ve o resmin en çarpıcı taraflarından biri de şu:
Silivri’de bir isim var: Ekrem İmamoğlu.
Demir kapıların arkasında olabilir…
Ama toplumun zihninden ve kalbinden dışarı çıkarılmış değil.
Tam tersine…
Bazıları içeride olduğunu zannederken, aslında dışarıda daha da büyüyen bir karşılığı var. Çünkü bu ülkede insanlar sadece gördüklerine değil, hissettiklerine de inanır.
Bir annenin duası, bir gencin umudu, bir emeklinin beklentisi… Bunlar mahkeme kararlarıyla silinmez.
Siyaset mühendisliğiyle yön verilmeye çalışılan bir toplumda, bazen en büyük direnç sessiz çoğunluğun içinde büyür.
Bugün o sessiz çoğunluk konuşmaya başladı.
Sokakta, pazarda, kahvede…
Ve şunu söylüyor:
“Yeter.”
Çünkü mesele artık sadece sağ-sol meselesi değil.
Mesele; kimin gerçekten bu ülke için mücadele ettiği, kimin sadece koltuğunu koruduğu meselesi.
Partili Cumhurbaşkanlığı sistemiyle birlikte gücün nasıl merkezileştiğini, hukukun nasıl tartışmalı hâle geldiğini, siyasetin nasıl sertleştiğini hep birlikte yaşadık.
Ama aynı süreç bize başka bir şeyi daha öğretti:
Hiçbir güç, halkın iradesinden büyük değildir.
Bugün kamu gücüne yaslanarak ayakta durduğunu sananlar olabilir. Ama o güç, millet desteği çekildiği anda yolda kalmış mazotsuz bir kamyon gibi kenara çekilir.
Ne ileri gidebilir ne geri dönebilir.
İşte bu yüzden…
Bir yanda hatalarıyla güven kaybettirenler,
Diğer yanda tüm baskılara rağmen ayakta kalmaya çalışanlar…
Ve ortada kararını yavaş yavaş netleştiren bir halk var.
Bu halk artık şunu çok iyi biliyor:
Ahlaksızlıkla, kibirle, hoyratlıkla siyaset yapılmaz.
Ama dirençle, emekle ve inatla bir yol açılır.
Bugünün siyasetinde yaşanan kirli bir alışkanlık var: Rakibini yenemiyorsan itibarsızlaştır; hukuk yetmezse mahremiyeti devreye sok. Uşak’taki son olay, bu çürümüş refleksin yeni bir örneği. Bir belediye başkanı gözaltına alınıyor; yetmiyor, dosyayla ilgisi olmayan özel hayat görüntüleri servis edilerek siyasi infaz tamamlanmak isteniyor. Buna itiraz edenler ise “abartıyorsunuz” diye susturulmaya çalışılıyor. Başkanın böyle bıçak sırtı bir süreçte yaptığı zaten şapşallık; ama bunu fırsata dönüştürüp rakibini alt etmek için malzeme yapmak, otokontrollü bir iradenin bünyede beyinde mevcut olmadığını gösteriyor.
Yıllar önce, Demokrat Parti ile CHP’nin birbirini boğazladığı dönemde, dönemin başbakanı Adnan Menderes hakkında özel hayatına dair dedikodular ortalığı kasıp kavuruyordu. Genç bir gazeteci, Cüneyt Arcayürek, eline siyasi kariyer bitirecek nitelikte bir fotoğraf geçirdi. Haber değeri vardı, sansasyon garantiydi, etkisi yıkıcıydı. Dosya hazırlandı, yayın için en üst makama götürüldü.
Karar merciindeki isim ise İsmet İnönü idi.
Ve İnönü’nün cevabı kısa, net ve bugüne tokat gibi bir ders niteliğindeydi:
“Rakibimin özel hayatı beni ilgilendirmez. Siyaset bunun üzerinden yapılmaz.”
Fotoğraf çöpe gitti. Siyasi çıkar uğruna mahremiyet çiğnenmedi.
Bugüne dönelim.
Şimdi ise bırakın çöpe atmayı, özel hayat didik didik edilip manşetlere taşınıyor. Üstelik bunu yapanlar, “hukuk”, “ahlak” ve “milli değerler” nutukları atmaktan geri durmuyor. Devlet gücünü eline geçirenler, adalet üretmek yerine algı operasyonu yapmayı tercih ediyor. Bu sadece bir parti meselesi değil; bu, siyasetin çürümesi meselesi.
Devlet adamlığı ile iktidar sahipliği aynı şey değildir.
Birinde sınır vardır, diğerinde sınır tanımazlık.
Birinde rakip vardır, diğerinde düşman.
Birinde etik vardır, diğerinde “ne olursa olsun kazan” anlayışı.
Ve ne acıdır ki bugün, dünün “kullanılmayacak malzemesi” olan şeyler, bugünün en iştahlı propaganda aracına dönüşmüş durumda.
Eskiden bazı şeyler ayıptı.
Şimdi ise alenen yapılıyor, sonra da “normal” diye pazarlanıyor.
Bu ülkenin hikâyesi henüz bitmedi.
Ve o hikâyeyi yazacak olanlar; koltukta oturanlar değil, bedel ödeyenler olacak.
Milletin hafızasını vicdanı yönetir bu ülkede, sakın unutmayın...
Kurun sandığı, alın cevabını... Var mısınız?
31 Mart 2026
Mustafa Temiz