
Değerli okuyucular 16 Hazirandan bu yana geçen sürede ülkemizde yaşanan onca şeye rağmen bir araya gelmemiz mümkün olmadı.
Bunun nedeni yığınla hayata dair sorunlarımıza inat kurgularla kuşatılmış olmamızdır.
Ne yalan söyleyeyim bu yalan rüzgarı beni de teslim aldı. Ülkemizin aydınlık geleceğine olan inancımı temelden sarstı.
Görülmekte olan malumunuz yargılamaların bağımsız yargının adalet dağıtmasını imkansız hale getirmekte olduğunu hissetmek, bir çok düşünen kişide olduğu gibi beni de çok rahatsız etmekte.
Devlet tanımlamalarında ortaya konan ”devletin dini adalettir” mottosu benim için çok anlamlıdır ve devletin en temel özelliğini tanımlar.
Bunun hilafına yaşadıklarımız ise tam bir travmadır.
Neyse, mevcut siyasi iklimde bu konuda kalem oynatmak benim için boş bir çaba haline geldi.
Öyleyse gelelim bizleri, yani başlarda sadece futbolseverleri televizyon ekranlarına tutsak eden giderek de farklı nedenlerle neredeyse tüm milletimizi kuşatan Avrupa Futbol Şampiyonası Finallerine.
Türk(!) (bazıları rahatsız olacak ama)
Milli Futbol Takımının söz konusu şampiyonun finallerinde yer alması elbette küçük, büyük, içinde Futbol ve Albayrak sevgisi olan herkesin ilgisini bu müsabakalara çekmiştir.
Milli takımımızın çeyrek final vizesi almasıyla bu ilginin dozu çok artmış, her olayda olduğu gibi burada da farklı tepkiler ortaya çıkmıştır.
Zaferin sevincini paylaşmak yerine büyük bölümü Türk Milletinin bir parçası olmayı içine sindiremeyen, hatta ret edenleri karşı kamplarda yer almaya sevk edecek unsurların peydahlanmasına neden olmuştur.
Takımımıza çeyrek finalist olmayı sağlayan gölleri atan Merih Demiral’ın maç sonu Bozkurt işaretli selamlaması hiç beklenmedik gelişmelerin yaşanmasına neden olmuştur.
Gelişmelerin bir kısmı söz konusu işaretin yalnızca MHP’nin parti işareti olmadığı Türk Dünyasında tıpkı zafer işareti gibi çok yaygın olduğu bilgisinin geniş kitlelerle paylaşılmasına yol açarak faydalı olmuştur.
Merih Demiral’ın sevinç gösterisi aynı zamanda içimizdeki tek millet, Üniter ve Milli devlet karşıtlarını ayağa kaldırmıştır.
DEM Parti Grup Başkanvekili Gülistan Koçyiğit TBMM Genel Kurulunda "Sizin köyünüzden 34 insan uçaklarla bombalansaydı, acaba siz o ülkenin milli takımını tutar mıydınız?" sözlerini ve daha fazlasını söylemiştir.
Bu hadsizliği gösterenlerin yandaşları da boş durmamakta, çeşitli bahanelerle ve büyük bir pervasızlıkla Türklüğü bir etnisite boyutuna getirmeye yeltenmektedir.
Bu vesileyle şunu ifade etmeliyim ki;
Yaşadığımız Coğrafyada hükümran olan devletin adı Türkiye Cumhuriyetidir.
Halkının adı ise Türk Milletidir.
Bu temel tanımlamanın içinde kalan tüm topluluklar etnik kimliklerdir.
Başka bir devletin halkı olarak ayrı bir millet şeklinde tanımlanan Arnavut, Boşnak, Çerkez, Abaza ve Kürt için de durum aynıdır.
Türkiye’de Türklük kapsayıcıdır.
Onun için Milli takımımızın adı tüm dünyada kabul edilmiş şekliyle Türk Milli Futbol Takımıdır.
Uzun sözün kısası Türklük kavramı etnisiteyi değil, bu coğrafyada yaşayan tüm kimlikleri içine alan milleti ifade eder.
Ne yazık ki kalplerin toplu çarpması gereken olaylar karşısında bozgunculuk çıkarmayı alışkanlık haline getirenler devletin gösterdiği toleransı istismar etmeye devam etmektedir.
Daha dün bir kadın sanatçımız Türkiye’nin kadim şehirlerinden Van’da verdiği konserin sonunda devletimizin temel özelliklerini belirleyen kurucumuz M.Kemal Atatürk’ün vecizesi “Ne Mutlu Türküm Diyene” ifadesini paylaştıktan sonra bir kısım PKK’lının şişe yağmuruna tutulmuştur.
Bu ve benzeri olaylara daha fazla göz yumulamaz, yumulmamalıdır.
Adalet adına bir çok kez DEM’lileri savunan Atatürk’ün partisinin genel başkanı olarak övünenlerin bu bozgunculara karşılık vermesi gerekmez mi?
Ey Türk Milliyetçileri, Ulusalcılar, Atatürkçüler!
Yaşananlara karşılık olarak mesela Van’a gidip meydanlarda “Ne Mutlu Türküm Diye” deme cesaretiniz var mı?
Bir şey mi dediniz, duymadım.
Var mı yüreğiniz?
Yok mu?..
Anlaşıldı..
Çalkalamaya devam!
11 Temmuz 2024
Ahmet Orhan
