PARA BÜYÜRKEN HUKUK KÜÇÜLÜRSE

PARA BÜYÜRKEN HUKUK KÜÇÜLÜRSE

Spot: Eylül ayının ortasından bu yana her gün yeni bir aşaması ortaya çıkan fon ve finans tartışmaları, artık tek tek kişilerin ötesinde Türkiye’de siyaset, sermaye ve denetim ilişkisini sorgulamayı zorunlu kılıyor.

Eylül ayının ortalarından bu yana Türkiye, finans dünyasındaki gelişmeleri ve fon soruşturmalarını konuşuyor. Her geçen gün yeni bir iddia, yeni bir isim, yeni bir işlem kamuoyunun gündemine geliyor.

Son olarak AK Parti Genel Başkan Yardımcısı ve eski Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Betül Sayan Kaya’nın görevlerinden ayrılması, tartışmayı siyasi açıdan daha da önemli bir noktaya taşıdı. Kaya, hakkında ortaya atılan iddiaların hiçbir tereddüde yer bırakmayacak şekilde araştırılabilmesi ve sürecin bağımsız yürütülebilmesi amacıyla siyasi sorumluluk aldığını açıkladı.

Burada asıl mesele istifanın kendisi değildir.

Asıl mesele, milyarlarca liralık finansal hareketlerin nasıl bu kadar büyük sonuçlar doğurabildiğidir.

BİR İSTİFADAN DAHA BÜYÜK MESELE

Bugün kamuoyunun önündeki iddialar elbette yargı ve ilgili kurumlar tarafından araştırılmalıdır. Hiç kimse hakkında kesinleşmiş bir hüküm bulunmadan suçlu ilan edilmemelidir.

Fakat hukuk devletinin bir başka temel kuralı daha vardır:

Kamu görevi ile büyük finansal kazançlar arasında ortaya çıkan soru işaretleri, hiçbir siyasi makamın gölgesinde kalmamalıdır.

Çünkü mesele yalnızca bir kişinin ne kadar para kazandığı değildir.

Mesele, aynı fırsata milyonlarca vatandaşın neden sahip olamadığıdır.

Mesele, piyasanın gerçekten eşitler arasında mı çalıştığıdır.

Ve daha önemlisi, denetim mekanizmalarının herkese aynı mesafede durup durmadığıdır.

TÜRKİYE’NİN ESKİ HASTALIĞI: RANT

Ben, milletvekilliğimin ilk günlerinden itibaren Türkiye’nin şehirleşme sürecinin başka bir yüzüne de tanıklık ettim.

Elinde kayda değer sermayesi bulunanların, henüz imar alanı dışında bulunan arazileri satın alarak daha sonra imar değişiklikleriyle büyük servetlere ulaşabildiği örnekleri gördüm.

Burada sorun, bir insanın yatırım yaparak zenginleşmesi değildir.

Sorun, kamu kararının özel serveti olağanüstü biçimde artırdığı yerde kamu yararının nerede kaldığıdır.

İmar rantından finansal spekülasyona kadar değişen yöntemlerin arkasında aynı soru vardır:

Oluşan artı değerin ne kadarı topluma, ne kadarı ayrıcalıklı kişilere kalmaktadır?

Türkiye’nin son çeyrek yüzyılına baktığımızda üretimden, teknolojiden ve yüksek katma değerli yatırımlardan çok; arsa, imar, finans ve varlık fiyatları üzerinden büyüyen servet hikâyeleriyle de karşılaşıyoruz.

Bu, üzerinde ciddi biçimde düşünülmesi gereken bir durumdur.

DENETİM ZAYIFLARSA PİYASA BOZULUR

Bugün SPK’nın bazı hisse işlemleri nedeniyle 38 kişi hakkında suç duyurusunda bulunması ve finans piyasalarında yaşanan son likidite sorunları, sermaye piyasalarında şeffaflık ve denetimin ne kadar önemli olduğunu bir kez daha gösteriyor.

Çünkü piyasa ekonomisi yalnızca “serbest piyasa” demek değildir.

Serbest piyasanın yaşayabilmesi için şeffaflık, eşit rekabet, bağımsız denetim ve hukuk güvenliği gerekir.

Aksi hâlde piyasa, güçlü olanın daha da güçlendiği; bilgiye ve ilişkilere erişebilenlerin kazandığı bir alana dönüşür.

Bu durum yalnızca ekonomik bir problem değildir.

Aynı zamanda demokrasi problemidir.

17 ARALIK HAFIZASI NEDEN HÂLÂ ÖNEMLİ?

Türkiye bu tartışmaları ilk kez yaşamıyor.

2013 yılındaki 17-25 Aralık sürecinde Rıza Zarrab, bakanlar, bakan yakınları, Halkbank ve kamu görevlileri üzerinden son derece ağır yolsuzluk ve rüşvet iddiaları gündeme gelmişti. O dönemde soruşturmanın niteliği ve sonrasında yaşananlar konusunda iktidar ile muhalefet arasında birbirinden tamamen farklı değerlendirmeler ortaya çıktı.

Bugün geriye dönüp baktığımızda o dönemin fotoğrafları, belgeleri ve tartışmaları hâlâ hafızamızdadır.

Dolayısıyla bugünkü olaylara bakarken geçmişin deneyimlerinden ders çıkarmak zorundayız.

ASIL TEHLİKE: KANIKSAMAK

Beni asıl endişelendiren, yolsuzluk iddialarının varlığı kadar toplumun bunlara giderek alışmasıdır.

Bir ülkede insanlar,

“Yakalanmadığın sürece sorun yok.”

“Gücü olanın dokunulmazlığı vardır.”

“İktidar mensubuysan başka, sıradan vatandaşsan başka hukuk uygulanır.”

diye düşünmeye başlarsa, orada yalnızca hukuk düzeni değil, toplumun ahlak duygusu da aşınmaya başlar.

Üstelik bunun bedelini yalnızca bugünün vatandaşları ödemez.

Kamu kaynaklarının yanlış kullanılması, haksız servet transferleri ve denetimsiz finansal hareketler sonunda toplumun ortak birikiminden eksilir.

GÜÇLÜ DEVLET, GÜÇLÜ DENETİMLE MÜMKÜNDÜR

Güçlü iktidarın ve Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi’nin ortaya çıkardığı güç yoğunlaşmasını tartışırken yalnızca siyasi sonuçlara bakmak yeterli değildir.

Gücün tek merkezde toplanması, denetim mekanizmalarının bağımsızlığı açısından da önem taşır.

Çünkü demokrasinin özü yalnızca sandık değildir.

Demokrasi; iktidarın da muhalefetin de, zenginin de fakirin de, siyasetçinin de vatandaşın da aynı hukuk karşısında hesap verebilmesidir.

Bugün Türkiye’nin ihtiyacı yeni bir servet tartışmasından çok daha büyüktür.

İhtiyacımız olan şey, kim olursa olsun güçlü olanı denetleyebilen bir hukuk düzenidir.

Çünkü devletin gücü, vatandaşını ne kadar kolay cezalandırdığıyla değil; güçlü olanın karşısında hukuku ne kadar bağımsız tutabildiğiyle ölçülür.

Ve unutmayalım:

Hukuk herkese eşit uygulanmıyorsa, bir ülkede yalnızca adalet değil, geleceğin refahı da paylaşılamaz hâle gelir.

29 Eylül 2026

Ahmet Orhan

YORUM EKLE