TERÖRSÜZ TÜRKİYE’DE ASIL SINAV ŞİMDİ BAŞLIYOR

TERÖRSÜZ TÜRKİYE’DE ASIL SINAV ŞİMDİ BAŞLIYOR

Silahların bırakılması büyük başarıdır. Fakat silahların bıraktığı boşluğu öfke ve provokasyon doldurursa, kazandığımız tarihî fırsatı kaybedebiliriz.

Ahmet Orhan

Muhalif söylemlere rağmen çerçeve kanun çıktı.

Terörsüz Türkiye süreci artık kâğıt üzerinde bir proje olmaktan çıktı, hukuki bir zemine kavuştu.

Şimdi sıra uygulamada.

İlk aşamanın, silahların teslim edilmesi ve PKK’nın elindeki silahların tamamının teslim edildiğinin devlet tarafından tespit edilmesi olduğu anlaşılıyor.

Sonrasında ise kanunun öngördüğü şartları taşıyan örgüt mensuplarının hukuki durumlarının değerlendirilmesi ve topluma yeniden kazandırılmaları gündeme gelecek.

Yani bugüne kadar dağlarda yaşayan veya örgütün farklı kademelerinde bulunan insanların önemli bir bölümü zaman içinde toplumun içine dönecek.

İşte tam burada durup düşünmemiz gerekiyor.

Türkiye bu güne hazır mı?

Benim kaygım burada başlıyor.

Silahlar Susarken Sokaklar Konuşmasın

Terör örgütüyle mücadelede devletin görevi belliydi:

Silahlı terörü bitirmek.

Şimdi görev değişiyor.

Şimdi devletin önünde çok daha hassas bir görev var:

Toplumu barışa hazırlamak.

Çünkü silahların susması, insanların zihnindeki öfkenin de kendiliğinden ortadan kalkacağı anlamına gelmiyor.

Son günlerde spor karşılaşmalarında yaşananlara bakın.

Tribünlerde etnik kimlik üzerinden atılan sloganlar...

Taşlı saldırılar...

Karşılıklı hakaretler...

Bir spor müsabakasının bile Türk-Kürt geriliminin sahnesine dönüştürülmeye çalışılması...

Bunları küçümseyemeyiz.

Ama aynı şekilde bir olaydan hareketle bütün bir toplumu suçlamak da kabul edilemez.

Diyarbakır’da yaşanan olayın bütün Amedspor taraftarlarına veya bütün Trabzonspor taraftarlarına mal edilmesi ne kadar yanlışsa, herhangi bir münferit olayı bütün Türkler veya bütün Kürtler üzerinden okumak da o kadar yanlıştır.

Provokasyonun istediği tam da budur.

Sosyal Medyanın Ateşine Su Dökecek Bir Devlet Lazım

Bugün sosyal medya adeta bir mayın tarlası.

Yıllar önce yaşanmış bir görüntü yeniden servis ediliyor.

“Bugün oldu.” deniliyor.

Bir başka ülkede yaşanan olay Türkiye’deymiş gibi gösteriliyor.

İki çocuğun kavgası etnik çatışmaya dönüştürülüyor.

Bir kişinin sözü, milyonlarca insanın sözüymüş gibi sunuluyor.

Amaç belli:

Türk ile Kürt’ü birbirine düşürmek.

İşte devlet burada seyirci kalamaz.

Bir olay meydana geldikten sonra açıklama yapmak yetmez.

Devletin hızlı bir doğrulama ve bilgilendirme mekanizması kurması gerekir.

Gerçek ne?

Görüntü ne zaman çekilmiş?

Olay gerçekten ne?

Kimler tarafından, nasıl servis ediliyor?

Bunlar anında açıklanmalıdır.

Çünkü provokasyonun en büyük silahı artık bomba değil.

Yanlış bilgidir.

Kürt Vatandaşımız PKK Değildir

Bunu özellikle söylemek zorundayız.

Türkiye’de milyonlarca Kürt vatandaşımız var.

Onların tamamını PKK ile ilişkilendirmek büyük bir haksızlıktır.

Kürt vatandaşlarımız bu ülkenin eşit vatandaşlarıdır.

Ancak bunun karşılığı da vardır.

Türkiye Cumhuriyeti’nin bayrağına, devletine, hukukuna ve ortak değerlerine saygı göstermek de herkesin sorumluluğudur.

Kardeşlik böyle kurulabilir.

Türk, Kürt vatandaşına saygı gösterecek.

Kürt, Türk vatandaşının değerlerine saygı gösterecek.

Devlet ise ikisinin de hukukunu eşit biçimde koruyacak.

Bunun başka yolu yok.

Bayrak Neden Bu Kadar Önemli?

30 Ağustos’u geride bıraktık.

Fakat bana göre bu bayramda devletin kaçırdığı önemli bir fırsat vardı.

Türkiye’nin her köşesinde bayraklarla büyük bir millî birlik atmosferi oluşturulabilirdi.

Evler...

Sokaklar...

İş yerleri...

Belediyeler...

Kamu binaları...

Özellikle de Kürt vatandaşların yoğun yaşadığı şehirler, mahalleler...

Her yerde Türk bayrağının dalgalandığı, insanların gönüllü olarak bayram coşkusuna katıldığı bir Türkiye görüntüsü ortaya konabilirdi.

Bu yapılmadı.

Oysa bayramlar, milletlerin birbirleriyle bağlarını güçlendirdiği günlerdir.

Önümüzde daha çok bayram var.

Devlet bugünden hazırlanmaya başlamalıdır.

İnsanları zorlayarak değil.

Özendirecek, teşvik edecek ve ortak heyecan oluşturacak bir anlayışla.

Çünkü Türk bayrağı bir ayrışma sembolü değildir.

Bu ülkenin ortak çatısıdır.

Taziye Siyasetiyle Kardeşlik Kurulmaz

Bir başka tehlike daha var.

Terör örgütü mensuplarının topluma yeniden katılacağı bir dönemde, onların geçmişteki eylemlerini kutsayan, onları kahramanlaştıran, taziye çadırları ve anma törenleri üzerinden yeni bir siyasi kimlik üretmeye çalışan yaklaşımlar...

Bunların toplumsal barışa hizmet edeceğini düşünmek mümkün değildir.

Tam tersine, Türk toplumunda ciddi rahatsızlık yaratabilir.

Ve bu rahatsızlık yanlış biçimde bütün Kürt vatandaşlarımıza yöneltilebilir.

İşte devletin buna da izin vermemesi gerekir.

Teröristin eylemini reddetmek başka, Kürt vatandaşını reddetmek bambaşka şeydir.

Bu ayrım, Türkiye’nin geleceği açısından hayati önemdedir.

Devlet Artık Sadece Güvenliği Değil, Psikolojiyi de Yönetmeli

Bugüne kadar terörle mücadelede güvenlik politikaları konuşuldu.

Şimdi buna bir de toplumsal psikoloji yönetimini eklemek zorundayız.

Devletin bütün kurumları aynı dili kullanmalı.

Vali...

Kaymakam...

Emniyet...

Jandarma...

Öğretmen...

Din görevlisi...

Yerel yönetimler...

Hepsi aynı hedefe hizmet etmeli:

Toplumsal barışı korumak.

Okullarda Terörsüz Türkiye anlatılabilir.

Camilerde kardeşlik anlatılabilir.

Televizyonlarda ortak vatandaşlık vurgulanabilir.

Ama bunlardan önce devletin sahada görev yapan memurlarına açık bir görev verilmelidir:

Provokasyonu büyümeden önleyin.

Çünkü bir devletin gücü yalnızca suçluyu yakalamasında değil, toplumun birbirine düşmesini engellemesinde de ölçülür.

Son Söz

Çerçeve kanun çıktı.

Artık “Ne olacak?” diye beklemek yerine, “Ne yapacağız?” diye sormamız gerekiyor.

Terörsüz Türkiye’yi yalnızca PKK’nın silah bırakmasına indirgersek büyük bir hata yaparız.

Asıl hedef çok daha büyük olmalıdır.

Terörsüz Türkiye, aynı zamanda önyargısız Türkiye olmalıdır.

Türk’ün Kürt’ten korkmadığı...

Kürt’ün Türk’ten çekinmediği...

Çocukların arkadaşının etnik kimliğini sorgulamadığı...

Spor müsabakalarının savaş alanına dönmediği...

Bayramların ayrışmanın değil, ortak sevincin günü olduğu...

Türk bayrağının herkesin ortak değeri olarak dalgalandığı bir Türkiye.

Bunun için devlete büyük görev düşüyor.

Siyasi partilere de...

Medya kuruluşlarına da...

Sivil toplum örgütlerine de...

Ama en büyük görev, bu ülkeyi yönetenlere düşüyor.

Çünkü bugün yapılacak bir hata, yarın çok daha büyük bir toplumsal gerilime dönüşebilir.

Artık zaman, olay çıktıktan sonra tedbir alma zamanı değildir.

Devlet, daha olay çıkmadan harekete geçmelidir.

Çünkü Terörsüz Türkiye’nin önündeki en büyük tehlike artık dağdaki silah değil;

sokaktaki öfkedir.

Ve o öfkeyi büyütmek isteyenlere verilecek en güzel cevap şudur:

Silahların sustuğu Türkiye’de kardeşliğin sesi daha yüksek çıkmalıdır.

01 Eylül 2026 

Ahmet Orhan

YORUM EKLE