Türkiye'nin Kaybolan Gündemi

Türkiye uzun zamandır ağır sorunlarla mücadele ediyor.
Ekonomide yaşanan sıkıntılar, hayat pahalılığı, emeklilerin geçim derdi, gençlerin gelecek kaygısı, eğitim sistemindeki sorunlar ve dış politikadaki gelişmeler, normal şartlarda ülkenin en önemli gündem maddeleri olmalıydı. Ancak haftalardır Türkiye'nin neredeyse bütün gündemi, CHP'de yaşanan iç iktidar mücadelesine kilitlenmiş durumda.
Mahkemenin mutlak butlan kararı sonrasında yaşanan gelişmeler, Türk siyasetinde alışılmışın dışında bir tablo ortaya çıkardı. Bir gün parti grup toplantısına kimin başkanlık edeceği tartışılıyor, ertesi gün genel merkezde yapılan toplantılar konuşuluyor. Sorunların çözüleceği yönünde beklentiler oluşurken, bu kez disiplin soruşturmaları ve ihraç süreçleri gündeme geliyor.
Daha dün grup toplantısında kürsüye kimin çıkacağı tartışılırken, ertesi gün Kemal Kılıçdaroğlu başkanlığında gerçekleştirilen MYK toplantısında, Özgür Özel'e yakın bazı milletvekillerinin disipline sevk edilmesi konuşuluyor. Ardından Parti Meclisi üyelerinin istifalarıyla yeni bir süreç başlıyor. Her gün yeni bir gelişme yaşanıyor ve Türkiye'nin gerçek gündemi biraz daha arka plana itiliyor.
Oysa mesele artık sadece CHP'nin iç meselesi olmaktan çıkmıştır.
Bugün yaşananlar, Türkiye'de siyasetin hangi kurallarla işleyeceği ve demokrasinin hangi sınırlar içerisinde korunacağı sorularını da beraberinde getirmektedir.
Daha da önemlisi, tartışma yalnızca siyasetin sınırları içerisinde kalmamaktadır.
Son yıllarda Türk hukuk sistemi de peş peşe yaşanan yetki ve uygulama tartışmalarının merkezinde yer almaktadır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının uygulanmasına ilişkin tartışmalar, Anayasa Mahkemesi kararlarının bağlayıcılığı konusunda ortaya çıkan görüş ayrılıkları, seçim hukukunda hangi kurumun nihai yetkiye sahip olduğu yönündeki anlaşmazlıklar ve farklı yargı organlarının zaman zaman birbirlerinin yetki alanlarına müdahale ettiği yönündeki değerlendirmeler, kamuoyunda hukukun işleyişine ilişkin soru işaretlerini artırmaktadır.
Bir hukuk devletinde vatandaşın en büyük güvencesi, kuralların kişilere ve siyasi tercihlere göre değişmemesidir. Mahkemelerin, kurumların ve anayasal organların görev alanlarının net olması; ortaya çıkan uyuşmazlıkların da yine hukuk içerisinde çözülebilmesi gerekir.
Ancak son dönemde yaşanan gelişmeler, birçok vatandaşın zihninde şu sorunun oluşmasına neden olmaktadır:
Türkiye bir hukuk devleti olarak mı yoluna devam etmektedir, yoksa siyasi hedeflere ulaşabilmek için hukukun sınırları mı zorlanmaktadır?
Bu soru son derece önemlidir. Çünkü hukuk tartışmalı hâle geldiğinde yalnızca mahkemeler değil, demokrasi de yıpranır.
CHP içerisinde yaşanan mücadelede taraflar, birbirlerini tasfiye etmeye çalışıyor görüntüsü vermektedir. Bir tarafta mevcut yönetim, diğer tarafta mahkeme kararının ardından yeniden inisiyatif almaya çalışan eski yönetim bulunmaktadır. Ancak süreç uzadıkça kazananın kim olacağından çok, kaybedenin kim olduğu daha net görülmektedir.
Kaybedilen, siyaset kurumuna duyulan güvendir.
Kaybedilen, hukuka duyulan güvendir.
Kaybedilen, Türkiye'nin asıl sorunlarının konuşulabilme imkânıdır.
Türkiye'nin yakın siyasi tarihi, kurumlar arasındaki gerilimlerin ve hukuk-siyaset çatışmalarının nasıl ağır sonuçlar doğurabileceğini göstermektedir. Geçmişte yaşanan olağanüstü dönemler, demokratik kesintiler ve siyasi krizler, çoğu zaman çözülemeyen kurumsal anlaşmazlıkların büyümesiyle ortaya çıkmıştır.
Elbette bugün aynı şartların var olduğunu söylemek doğru olmaz. Ancak siyaset alanındaki gerilimlerin hukuk alanındaki yetki tartışmalarıyla birleşmesi hâlinde ortaya çıkabilecek riskleri görmezden gelmek de mümkün değildir.
Bu nedenle bugün yaşanan gelişmeler yalnızca bir parti içi liderlik mücadelesi olarak değerlendirilmemelidir. Çünkü siyaset ile hukuk arasındaki sınırlar bulanıklaştıkça ortaya çıkan tablo, zamanla bir yönetim krizine dönüşme potansiyeli taşımaktadır.
Türkiye'nin ihtiyacı yeni kavgalar değildir.
Türkiye'nin ihtiyacı daha fazla demokrasi, daha fazla hukuk ve daha güçlü kurumlardır.
Millet, siyasi aktörlerin birbirleriyle hesaplaşmasını değil, ülkenin sorunlarına çözüm üretmesini beklemektedir. İnsanların gündeminde geçim sıkıntısı, işsizlik, eğitim, güvenlik ve gelecek kaygısı vardır. Siyasetin görevi de bu sorunlara odaklanmaktır.
Modern dünyanın güçlü ve saygın ülkeleri arasındaki yerimizi sağlamlaştırmak istiyorsak, bunu yalnızca söylemlerle değil, uygulamalarla da göstermek zorundayız. Hukukun üstünlüğünü tartışma konusu olmaktan çıkarmalı, demokratik meşruiyetin kaynağını yeniden millet iradesinde ve hukuk düzeninde aramalıyız.
Aksi hâlde bugün bir siyasi partide yaşanan kriz olarak görülen gelişmeler, yarın bütün ülkenin meselesi hâline gelebilir.
İşte o zaman kaybeden yalnızca siyasi aktörler değil, Türkiye demokrasisinin kendisi olacaktır.
11 Haziran 2026
Ahmet Orhan
