Milli İradenin Ticareti ve Siyasetin Derinleşen Ahlak Krizi

Milli İradenin Ticareti ve Siyasetin Derinleşen Ahlak Krizi

Türkiye siyaseti, uzun zamandır ilkelerin değil; konjonktürel çıkarların ve kişisel ikballerin yarıştığı kurak bir dönemin sancılarını çekiyor.

12 Eylül 1980 öncesinin o “fırıldak” benzetmeleriyle anılan, hükümetlerin otel odalarında kurulup yıkıldığı çalkantılı dönemlerini geride bıraktığımızı sanırken; bugün çok daha rafine ama bir o kadar da yıkıcı bir siyasi ahlak kriziyle karşı karşıyayız.

Dünün en sert muhaliflerinin, bugün eleştirdikleri iktidarın saflarına geçmek için sıraya girmesi; sadece bireysel bir savrulma değil, Türk demokrasisinin temeline dinamit koyan ahlaki bir çöküştür.

Sistemik Tıkanıklık ve Transfer Siyaseti

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin getirdiği yüzde 50+1 zorunluluğu, partileri büyük ittifaklar kurmaya zorladı. Bu ittifaklar şemsiyesi altında, kendi başlarına barajı geçme veya Meclis’e girme şansı olmayan pek çok isim; muhalif seçmenin reaksiyoner oylarıyla Meclis sıralarına taşındı.

Kürsülerden iktidara karşı en sert, hatta hakarete varan cümleleri kurarak tabana şirin görünen; sadakat ve ilkeli siyaset nutukları atan bu figürlerin, seçimlerin ardından hızla dümeni iktidara doğru kırması tesadüf değildir.

Buradaki temel motivasyon millete hizmet değil; kişisel ikbal ve siyasi geleceği garanti altına alma arayışıdır. İktidar gücünün sunduğu imkânlardan, kamusal etkinlikten yararlanma arzusu ve bir sonraki seçimde yeniden listelerde yer bulabilme garantisi; milli iradenin hiçe sayılmasına yol açmaktadır.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu tür transferlerde, en tabandaki aktörlerden en tepeye kadar siyasi pragmatizmi iyi yönetmesi ve sadakat karşılığında siyasi ömür vadetmesi; bu milletvekilleri için rasyonel (!) bir liman oluşturmaktadır.

Yerel Yönetimlerdeki Çürüme: “Rozet” Ticareti

Bu ahlaki aşınma ne yazık ki sadece Ankara’nın dehlizlerinde, Meclis koridorlarında yaşanmıyor; yerel yönetimlere de sirayet etmiş durumda.

Seçmenin yerelde değişim umuduyla, binbir emekle ve iktidar baskısına direnerek muhalefet partilerinden, özellikle CHP’den seçtiği bazı belediye başkanları da benzer bir teslimiyetçi zihniyetle hareket ediyor.

“Hizmet getiremiyoruz”, “İller Bankası’ndan pay alamıyoruz” gibi acziyet kokan mazeretlerin arkasına sığınarak ve muhtemel cezalarla karşılaşmamak uğruna; seçildikleri rozeti çıkarıp iktidar partisine transfer olan belediye başkanları, kendilerine oy veren hemşehrilerine en büyük ihaneti sergilemektedir.

Bu durum, yerel iradenin de tıpkı genel irade gibi bir pazar malzemesi hâline getirildiğinin en açık kanıtıdır.

Kanuni Boşluklar ve Hukuki Zırh

Siyasetçilerin bu fütursuzluğuna zemin hazırlayan en büyük etken, anayasal ve yasal sistemdeki derin boşluklardır.

Mevcut Seçim Kanunu ve siyasi mimari; milletvekilini seçmene veya partinin savunduğu ilkelere değil, adeta o koltuğun mutlak mülkiyetine ortak etmektedir.

Bir milletvekili ya da belediye başkanı, partisinden istifa ettiğinde veya tamamen zıt bir kutba geçtiğinde; halkın ona verdiği unvanı ve makamı da beraberinde götürebilmektedir.

İstifa anında milletvekilliğinin ya da belediye başkanlığının da otomatik olarak düşmesini öngören anayasal düzenlemelerin, yani gerçek bir “Siyasi Ahlak Yasası”nın yokluğu; bu tüccar siyasetine hukuki bir zırh sağlamaktadır.

Kanunlar ahlaksızlığı cezalandırmadığı sürece, ahlaksızlık rasyonel bir tercih olarak kalmaya devam edecektir.

Sokağın Öfkesi ve Değerlerin Çukurlaşması

En son İYİ Parti örneğinde ve bağımsızlaşan diğer milletvekillerinde gördüğümüz üzere; istifa ederken arkasına sığınılan “büyük ahlaki cümleler” ve “ulusal çıkarlar” maskesi, ilk rüzgârda düşmektedir.

Bugün sokaktaki vatandaş; derin bir ekonomik krizle, eriyen alım gücüyle ve gelecek kaygısıyla boğuşurken, sandığa gidip bir umutla değişim için oy vermiştir.

Vatandaş pazar filesini dolduramazken; onun verdiği oyu iktidar nimetleriyle takas edenlerin yarattığı hayal kırıklığı ve öfke, tarif edilemez boyutlardadır.

Bu cesaretin arkasındaki en büyük itici güç ise ne yazık ki toplumun ve seçmenin gösterdiği derin tepkisizliktir.

Siyasi etiği ayaklar altına alan; sokakta demokratik bir protestoyla ya da seçmen boykotuyla karşılaşması, yüzüne tükürülmesi gereken bu figürler; toplumsal hafızanın zayıflığından beslenmektedir.

Kendilerine yapay bir siyasi değer atfeden bu “kendinden menkul” aktörler, toplumun sessizliği sayesinde fildişi kulelerinde oturmaya devam edebilmektedir.

Demokrasinin Geleceği

Bir ülkenin demokrasisi, parlamentosunun kalitesi ve Meclis’teki temsilcilerin ahlaki duruşu kadar güçlüdür.

Değerleri bu kadar sıradanlaşmış, ilkelerini ikbal masalarında meze yapmış insanların milleti temsil ettiği bir sistemde; halkın siyasete ve kurumlara olan güveni tamamen sıfırlanır.

Siyaset, bir zenginleşme, güce eklemlenme ve koltuk koruma sanatı hâline geldiğinde; orada artık demokrasiden değil, ancak bir “çıkar karteli”nden bahsedilebilir.

Türkiye’nin ivedilikle hem yasal hem de toplumsal bir arınmaya ihtiyacı vardır. Aksi takdirde, sandıktan çıkan iradenin pazar tezgâhlarında eritildiği bu tiyatro; demokrasimizin son kırıntılarını da yok edecektir.

20 Mayıs 2026

Ahmet Orhan

YORUM EKLE