
Dünyanın dört bir yanında olup biteni izliyoruz. Daha doğrusu izliyormuş gibi yapıyoruz. Çünkü aslında hepimiz, kendi sonumuzu ekran başında keyifle seyreden bir seyirciyiz. Seyirciliğimizin adı da “alışkanlık.”
Ortadoğu’da çocuklar bombaların altında can veriyor. Milyonlarca insan göç yollarında ölüme terk ediliyor. Batı dünyası, “insan hakları” dersleri verirken mültecilerin cesetleri Akdeniz kıyılarına vuruyor. Kimin umurunda? Silah tüccarlarının kasası doluyorsa sorun yok! Vicdan, piyasada geçmeyen tek para birimi çünkü.
Türkiye’ye dönelim. Demokrasi dedikleri şey, artık süs bitkisi. Seçimler yapılıyor ama seçmenin iradesi sandıkta değil, saray koridorlarında şekilleniyor. Hukuk, güçlü olanın kamçısı haline geldi. Hangi gazeteci özgür? Hangi genç geleceğe umutla bakıyor? Kim bu ülkenin sokaklarında “özgür” dolaşabiliyor? İşte bunun cevabını hepimiz biliyoruz ama ses etmiyoruz. Çünkü sustukça yaşadığımızı sanıyoruz.
Ekonomiye gelince… Halk aç, halk işsiz, halk umutsuz. Ama televizyonlarda hâlâ “rekor büyüme” manşetleri atılıyor. Millet pazarda çürük domates ararken, ekranlarda ekonomi “uçuyor.” Uçuyor evet, ama nereye? Dibi görünmeyen bir uçurumdan aşağıya! Gençler bavuluna pasaportunu koyup gidiyor. Gidemeyenler, üç kuruş maaşa kölelik ediyor. Adına da “vatanseverlik” deniyor.
Çevreye bakalım. Her ağaç, rant uğruna kurban ediliyor. Dağlar taş ocaklarına, denizler atık sahasına, şehirler beton mezarlıklara dönüştü. Yine de çıkıp “doğayı koruyoruz” diyebiliyorlar. Korudukları tek şey kendi ihaleleri, kendi şirketleri, kendi çıkarları.
Ve toplum?
Kusura bakmayın ama halk da suçlu. Çünkü herkes susuyor.
Çünkü herkes kendi küçük hayatına gömülmüş durumda.
Çünkü kimse “benim sesimle ne değişir ki” demekten başka bir şey yapmıyor.
İşte tam da bu yüzden hiçbir şey değişmiyor!
Yarın mı?
Yarın çoktan geldi.
Bugün yaşadığımız yıkım, yarının değil, bugünün gerçeği.
İnsanlık kendi mezarını kazıyor. İronik tarafı şu... Kazma seslerini alkışlarla bastırıyoruz.
Soruyorum...
Kendi kıyametine bile bile yürüyen bu topluluğa “insanlık” demeye devam edecek miyiz?
2 Ekim 2025
Mustafa Temiz