Havada Kalan Sözler, Karada Ağır Gerçekler

Parlamentoda gizliden gizliye kurulan ittifaklar, vekil transferleri, milletin gözünden kaçırılan sessiz hamlelerle erken seçim için zemin hazırlanıyor olabilir. Erdoğan bu yöntemi daha önce defalarca kullandı. Ne zaman bir çıkmaza girse, bir seçimle yeniden meşruiyet devşirdi.

Havada Kalan Sözler, Karada Ağır Gerçekler

Recep Tayyip Erdoğan, Macaristan dönüşü o meşhur uçağında, değişmeyen medya kadrosunun karşısına geçip “Benim aday olmak gibi bir derdim yok” dedi. Söz uçar, yazı kalır derler ama bu ülkede Erdoğan’ın ağzından çıkan her kelime, bir sonraki siyasi mühendisliğin habercisidir. Hele ki bu kelimeler gökyüzünde söylendiyse, bilin ki yere indiklerinde yer sarsılır.

İlk bakışta masum bir ifade gibi “Aday değilim.”

Ama Erdoğan’ın siyasi hayatı boyunca söylediği ve sonra tam tersini yaptığı sayısız örnek önümüzdeyken bu sözleri safiyane bir niyet beyanı olarak gören varsa, ya siyaseti bilmiyor ya da kendi yalanına kendisi de inanmaya başlamıştır.

Peki bu söz ne anlama geliyor?

Birinci ihtimal, Erdoğan 2028’e kadar görev yapıp köşesine çekilecekmiş. Siyasetten emekli olup torun sevecekmiş. Biz de buna inanacağız öyle mi? Hayatını iktidar üzerine kurmuş bir figürün, siyasi ve ekonomik gücü elinde tutmanın her tür imkanını kullanmış bir ismin, sahneden kendiliğinden çekilmesini beklemek en hafif tabirle saflıktır.

İkinci ihtimal ve daha gerçekçi olanı DEM Parti ile gizli anayasa pazarlıkları yürütülüyor. Masada sadece haklar ve özgürlükler değil, Erdoğan’ın siyasi geleceği de var. Görev süresini bir “torba paket” içinde uzatacak, kimsenin tam olarak neye ‘evet’ dediğini anlamadığı bir anayasa değişikliğiyle, Erdoğan kendisine yeni bir dönem daha açmaya hazırlanıyor olabilir. “Kaygısız başım, tenceremde pişiyor benim aşım” derken aslında bu torba yasayı mı kast ediyordu?

Eğer böyle düşünüyorsa, bence yine yanılıyor çünkü; Halk artık torba yasaya değil, pazardan evine götürebildiği torbaya bakıyor.


Üçüncü ihtimal, erken seçim.

Parlamentoda gizliden gizliye kurulan ittifaklar, vekil transferleri, milletin gözünden kaçırılan sessiz hamlelerle erken seçim için zemin hazırlanıyor olabilir. Erdoğan bu yöntemi daha önce defalarca kullandı. Ne zaman bir çıkmaza girse, bir seçimle yeniden meşruiyet devşirdi. Bugün yine benzer bir yoldayız. Çünkü anketler kötü. Çünkü sokakta hava sert. Çünkü artık AKP’li vekiller bile mahallelerine giremiyor.

Erdoğan’ın siyasi taktikleri hep aynı.

Kriz yarat, çözmüş gibi görün, kahraman ol. Ama artık bu döngü kırıldı. Çünkü bu sefer kriz öyle büyük, öyle derin, öyle yakıcı ki; çözümleri makyaj gibi kalıyor. Bugün pazara çıkan bir emekli, domatesin kilosuna baktığında Erdoğan’a oy vermenin bedelini ödediğini biliyor. “Oyum helal” diyenler, şimdi çocuklarına süt alamamanın vicdan azabıyla baş başa.

Ve işin daha da ağır yanı.

Erdoğan’ın kendi seçmeni bile artık ikna olmuyor. Sokakta Erdoğan’ı savunan kalmadı. Onu eleştirenin sesi artık fısıltı değil, haykırış. İnsanlar “diplomasız Erdoğan” diye bağırıyor. Bu cesaret, deli cesareti değil; açlığın, adaletsizliğin, umut kırıklığının doğal sonucu.

Bugün yaşadığımız adaletsizlikler zinciri sadece ekonomik değil, aynı zamanda siyasi ve hukuki. Ekrem İmamoğlu’na açılan davalar, CHP’li belediyelere yönelik peş peşe gelen soruşturmalar, tümüyle siyasallaşmış bir yargının eliyle yürütülüyor. Kimse bu davaların hukukla ilgisi olduğuna inanmıyor. Herkes biliyor ki bu, yerel seçimde kaybedilen büyükşehirlerin intikamıdır. AKP, İBB’yi kaybettiğinden beri ne İstanbul’a ne de demokrasiye tahammül edebiliyor.

Ama halk bu oyunu da görüyor. Çünkü artık Erdoğan’ın dili çözüm üretmiyor, sadece korku pompalıyor. Artık milletin Erdoğan’dan korkusu kalmadı. Korkunun yerini öfke aldı. Sessiz öfkenin yerini açık tepki aldı. Bugün Erdoğan’a oy vermiş milyonlar bile “Artık yeter” diyor.

Gelelim AKP’nin 2002’de yola çıkarken verdiği sözlere. Ne demişlerdi? 3Y: Yoksulluk, Yolsuzluk, Yasaklar.

Bugün bu üç başlığın da en dibini görüyoruz:

Yoksulluk: Çocuklar çikolatayı unuttu. Muzu, çileği, dondurmayı geçtik. Sebzeye, hatta ota hasret kalmış bir halktan söz ediyoruz. Emekliler evde ekmek kırığı topluyor. Aileler akşam yemeğinde tabağa bakan çocuklarına verecek yanıt bulamıyor.

Yolsuzluk: Uluslararası endekslerde Türkiye, yolsuzlukta rekorlar kırıyor. Saraya yakın şirketlere ihale üstüne ihale veriliyor. 5’li çete denilen yapılar milyarlarca doları götürürken, halk kuru ekmeği “nimet” saymak zorunda bırakılıyor.

Yasaklar: Basın susturulmuş, sosyal medya zapturapt altında, sokağa çıkan coplanıyor. Her eleştiri “terör” sayılıyor. Her muhalif ses hedef gösteriliyor. Erdoğan rejimi artık bir güven rejimi değil, bir korku rejimi görüntüsü veriyor. Dış ülkeler de bu gelişmeleri böyle okuyor ve ifade ediyor. Mehmet Şimşek para aramaya gittiği her ülkede bu olumsuz ifadelerle karşılaşıp eli boş dönüyor. 187 dünya ülkesi arasında enflasyonu en yüksek 7. ülke olduğumuz tablosu Şimşek'in önüne de konuluyor. Onun için yatırımcı gelmiyor veya bunun için para veren olmuyor. Borsa da dış yatırımcılar bile çekiliyor.

Ve bu halk, artık sadece “değişim” istemiyor. Bu halk, hesap istiyor. Hesap verilemiyor. Kurumların hesabını gözden geçiren Sayıştay diye bir kurum servis dışı bırakıldı, sistem error veriyor.

Velhasıl kelam dostlar!

Bugün Erdoğan “aday olmayabilirim” diyerek yeni bir senaryo yazıyor olabilir.

Ama Türk halkı da kendi senaryosunu yazıyor.

Bu senaryo, artık yalnızca bir kişiyi sandığa gömmek değil; bir dönemi, bir zihniyeti, bir çürümeyi tarihe gömmek üzerine kurulu.

Evet Sayın Erdoğan, sözleriniz havada kalabilir ama unutmayın:

Bu halkın ayakları yere basıyor. Kendi ayakları üzerinde gidebildiği yerde, yani sandıkta görüşmek üzere.

23 Mayıs 2025

Mustafa Temiz

Güncelleme Tarihi: 23 Mayıs 2025, 11:48
YORUM EKLE
YORUMLAR
Halil Yemür
Halil Yemür - 1 yıl Önce

Ağzına kalemine sağlık.

SIRADAKİ HABER