Teröristbaşının Mesajından Ne Anlamalıyız? Anayasa mı Değişiyor, Kimlik mi Yeniden Yazılıyor?

TBMM çatısı altında, millet iradesiyle seçilmiş milletvekillerinin oluşturduğu komisyonlar ve hazırlanan raporlar bir devlet ciddiyeti olarak savunulabilir. Ancak devleti tanımadığı için silahlı mücadeleye girişmiş bir örgüt liderinin mesajının bu zemine paralel bir görüntü eşliğinde sunulması, “iki ayrı meşruiyet alanı mı oluşuyor?” sorusunu gündeme taşıdı.

Teröristbaşının Mesajından Ne Anlamalıyız? Anayasa mı Değişiyor, Kimlik mi Yeniden Yazılıyor?

Terör örgütü elebaşı Abdullah Öcalan’ın mesajının kamuoyuna okunması ve bunun bir milletvekilinin ağzından, üstelik çok dilli bir formatta servis edilmesi; Türkiye’de siyasal meşruiyet, anayasal düzen ve kamu vicdanı açısından ciddi bir tartışmayı tetikledi.

Açıklamanın yapıldığı yer, Yılmaz Güney’in adını taşıyor. Güney de bir dönem cezasını İmralı Cezaevi’nde çekmişti. Bu kez İmralı’dan gelen eski bir hükümlünün de bulunduğu, görsel diliyle adeta bir “kurul” ya da “otorite” havası verilmiş bir düzenekle karşı karşıyaydık. Diziliş, masa düzeni, arka plan… Sanki devletler arası bir müzakere sonrası yapılan açıklama izlenimi.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti savaşmış, ateşkes sağlanmış ve karşı taraf da devlet kadar güçlü bir yapıymış gibi sunulan o görüntü, birçok insanın vicdanını rahatsız etti.

Üstelik arka fonda Öcalan’ın fotoğrafı, elinde bir metin… Mesajı okunuyor. Fon açık mavi ve sade. Önündeki uzun masaya dizilmiş isimler, bir kabine görüntüsü veriyor. Bir devlet büyüğünün açıklaması izlenimi oluşturuluyor.

Oysa bu açıklamanın yapıldığı yerin yalnızca yaklaşık 1,5 kilometre uzağında, “Ne mutlu Türküm diyene” sözüyle Türk vatandaşlığını etnik değil, kapsayıcı bir kimlik olarak tanımlayan Mustafa Kemal Atatürk Anıtkabir’de yatıyor.

Mesajı Kim Okudu, Ne Anlama Geliyor?

Mesajın Türkçesini DEM Partili Pervin Buldan, Kürtçesini ise İmralı’da hükümlü bulunduğu süreçten sonra tahliye edilen Veysi Aktaş okudu. Özellikle şehit aileleri ve gaziler cephesinde bu tablo derin bir kırılma yarattı.

“Devlete karşı silahlı kalkışma” suçundan hüküm giymiş bir ismin mesajının, devlet denetimi altında fakat geniş yayın imkânıyla servis edilmesi; kamuoyunun önemli bir kesimi tarafından sembolik bir meşrulaştırma olarak yorumlandı.

Veysi Aktaş’ın, Öcalan’ın sekreterya işlerini yürüttüğü ve İmralı sürecinde ona en yakın isimlerden biri olduğu biliniyor. Böyle bir ismin bu mesajı Kürtçe okuması, bazı çevrelerce örgütün uzantılarına verilmiş bir “güç gösterisi” olarak değerlendirildi.

TBMM çatısı altında, millet iradesiyle seçilmiş milletvekillerinin oluşturduğu komisyonlar ve hazırlanan raporlar bir devlet ciddiyeti olarak savunulabilir. Ancak devleti tanımadığı için silahlı mücadeleye girişmiş bir örgüt liderinin mesajının bu zemine paralel bir görüntü eşliğinde sunulması, “iki ayrı meşruiyet alanı mı oluşuyor?” sorusunu gündeme taşıdı.

Bugün okunan mesajın her kelimesi, destekleyenler için “barış umudu”, karşı çıkanlar için ise “millî hafızaya atılan bir kor” niteliğinde.

“Kürtsüz Türk, Türksüz Kürt Olmaz” Vurgusu

Mesajda yer alan ve daha önce Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından da dile getirilen “Kürtsüz Türk, Türksüz Kürt olmaz” ifadesi, bir yönüyle toplumsal birlik vurgusu olarak savunuluyor.

Ancak muhalif çevreler açısından mesele, bu sözün bağlamında düğümleniyor.

Bu ifade yeni bir “kimlik tanımı”nın altyapısı mı?
Anayasa’daki vatandaşlık tanımı ve resmî dil hükmü tartışmaya mı açılıyor?
Üniter devlet yapısı dolaylı biçimde yeniden mi tarif ediliyor?

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda devletin dili Türkçe olarak açıkça yazılıdır. Vatandaşlık tanımı etnik değil, hukuki bir çerçeveye oturtulmuştur. Bu çerçevenin siyasal söylemle esnetildiği algısı, özellikle milliyetçi ve muhafazakâr tabanda ciddi bir huzursuzluk yarattı.

Mesajın okunacağı saat geldiğinde, neredeyse herkes saat 11.00’de televizyon karşısındaydı. Yayının hemen ardından insanlar birbirine şunu sordu: “Ne söylendi, ne anladık?”

Bu tablo, meselenin yalnızca siyasi elitler arasında değil; toplumun geniş kesimlerinde de yankı bulduğunu gösteriyor.

Devlet Nerede?

En sert eleştiriler şu soruda düğümleniyor:

Devlete karşı silahlı mücadele yürütmüş ve bu suçtan ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası almış bir isim adına yapılan açıklamanın, ana akım medya kanallarında canlı yayınlanması nasıl izah edilecek?

Bir kesime göre bu, “devlet aklının stratejik tercihi.”
Diğer kesime göre ise açık bir “otorite zafiyeti.”

“Devlet nerede?” sorusu tam da bu noktada yükseliyor.

Sürecin mimarlarından biri olarak görülen Devlet Bahçeli’nin pozisyonu da ayrı bir tartışma başlığı. Daha düne kadar en sert güvenlik politikalarını savunan bir çizginin bugün bu sürece onay vermesi, kendi seçmen tabanında ciddi bir sorgulamaya yol açmış görünüyor.

Şehitlerin Hatırası, Gazilerin Onuru

En hassas başlık hiç kuşkusuz şehitlerin hatırası ve gazilerin onuru.

Terörle mücadelede evladını kaybetmiş aileler açısından bu tür yayınlar yalnızca siyasi değil; duygusal ve ahlaki bir kırılma anlamı taşıyor. Gaziler ise verdikleri mücadelenin ve ödedikleri bedelin gölgelenmemesi gerektiğini savunuyor.

Onlara göre mesele sadece bir “mesaj” değil; devletin kiminle, hangi zeminde ve hangi sembollerle konuştuğudur.

Asıl Soru Ne?

Bugün yaşanan yalnızca bir metnin okunması değil. Tartışmaya açılan; devlet otoritesinin sınırları, anayasal kimliğin çerçevesi, millî hafıza ve siyasal meşruiyet kavramlarıdır.

Terörle mücadeleden müzakere zeminine ne değişti?
Devletin çizgisi nerede başlar, nerede biter?
Kamu vicdanı bu tabloyu kaldırır mı?
Şehitlerin hatırası bu sürecin neresinde duruyor?

Bir terör hükümlüsünün mesajının, başka bir hükümlü tarafından ulusa okunması nasıl açıklanacak?

Devletin sessizliği ile milletin vicdanı arasındaki mesafe açılıyor mu?

Son tahlilde cevabı verecek olan yalnızca siyaset kurumu değil; toplumun kendisidir. Bu cevap sandıkta, sivil toplumda ve kamusal vicdanda şekillenecektir.

27 Şubat 2026

Mustafa Temiz

YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER