NATO 3.0 (II): Stratejik Ortaklığın En Büyük Sınavı

NATO 3.0 (II): Stratejik Ortaklığın En Büyük Sınavı

Ankara'da gerçekleştirilen NATO Liderler Zirvesi, yalnızca yeni güvenlik anlayışının tartışıldığı bir toplantı olmadı. Zirve, aynı zamanda Türkiye ile Amerika Birleşik Devletleri arasında uzun yıllardır çözülemeyen stratejik sorunların yeniden ele alınabileceğine dair önemli işaretler de verdi.

Bu sorunların başında ise hiç kuşkusuz F-35 programı geliyor.

Ancak meseleyi yalnızca bir savaş uçağı tartışmasına indirgemek doğru değildir.

F-35 meselesi; Patriot hava savunma sistemlerinden S-400 krizine, CAATSA yaptırımlarından F-16 modernizasyonuna, Millî Muharip Uçak KAAN'ın ihtiyaç duyduğu motor teknolojilerinden savunma sanayiindeki teknoloji paylaşımına kadar uzanan çok daha geniş bir güven bunalımının sembolü hâline gelmiştir.

Bugün yaşanan tablonun başlangıcı, aslında Washington'ın yıllar önce aldığı kararlarla şekillenmiştir.

Türkiye, artan balistik füze tehdidine karşı uzun süre ABD'den Patriot hava savunma sistemlerini temin etmeye çalıştı. Sonuç alınamayınca, güvenlik ihtiyacını karşılamak amacıyla Rusya'dan S-400 hava savunma sistemlerini satın aldı.

İşte kırılma noktası da burada yaşandı.

ABD yönetimi, S-400 sistemlerinin NATO altyapısıyla uyumsuz olduğu ve F-35 teknolojisinin güvenliğini riske atacağı gerekçesiyle Türkiye'yi, ortak üreticileri arasında bulunduğu F-35 programından çıkardı.

Üstelik yalnızca programdan çıkarılmakla kalınmadı.

Türkiye'nin katkı payını ödediği ve teslim edilmek üzere hazırlanan uçaklar envantere alınmadı.

Ardından CAATSA yaptırımları yürürlüğe konuldu.

Türk savunma sanayii de bu süreçten önemli ölçüde etkilendi.

Böylece NATO'nun en büyük ikinci ordusuna sahip ülkelerinden biri ile ittifakın lider gücü arasında, güvene dayalı olması gereken stratejik ortaklık ciddi şekilde yara aldı.

Ankara ise bu süreçte gerilimi tırmandıracak adımlardan özellikle kaçındı.

İki buçuk milyar dolar ödenerek alınan S-400 sistemleri fiilen aktif kullanılmadı.

Diyalog kanalları açık tutuldu.

Sorunun müzakere yoluyla çözülmesine yönelik irade defalarca ortaya konuldu.

Buna rağmen geçen yıllar içinde kalıcı bir çözüm üretilemedi.

Oysa dünya değişti.

Rusya-Ukrayna Savaşı, Avrupa'nın güvenlik mimarisini yeniden şekillendirdi.

İran ile İsrail arasında yaşanan gerilim, Orta Doğu'da dengeleri değiştirdi.

Suriye'deki gelişmeler, Türkiye'nin jeostratejik önemini daha da artırdı.

Karadeniz, Kafkasya ve Doğu Akdeniz yeniden küresel güç rekabetinin merkezine yerleşti.

İşte tam bu dönemde Ankara'da yapılan NATO Zirvesi, yalnızca ittifakın geleceğini değil, Türkiye ile Amerika Birleşik Devletleri arasındaki ilişkilerin geleceğini de yeniden gündeme taşıdı.

ABD Başkanı Donald Trump'ın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile kurduğu doğrudan diyalog ve zirve sırasında Türkiye'nin savunma ihtiyaçlarına ilişkin verdiği olumlu mesajlar, uzun süredir kilitli duran dosyaların yeniden açılabileceğine dair beklentileri güçlendirdi.

Ancak Washington'a döndükten sonra yaptığı açıklamalarda, sürecin değerlendirilmeye devam ettiğini ifade etmesi, meselenin henüz kesin bir sonuca ulaşmadığını da göstermektedir.

Çünkü Amerikan siyasal sistemi yalnızca Beyaz Saray'dan ibaret değildir.

Senato ve Temsilciler Meclisi'nin dış politika ve savunma alanındaki etkisi son derece belirleyicidir.

Bunun yanında, yıllardır Türkiye'nin F-35 programına dönüşüne mesafeli yaklaşan çevrelerin ve özellikle Yunanistan ile İsrail lehine faaliyet gösteren etkili lobi gruplarının Kongre üzerindeki etkisi de bilinen bir gerçektir.

Fakat bugün cevap verilmesi gereken soru şudur:

Yeni güvenlik mimarisi inşa edilirken, NATO'nun en büyük ikinci ordusuna sahip Türkiye'nin kritik savunma projelerinin dışında tutulması gerçekten ittifakın ortak çıkarına mıdır?

Kanaatimce bu sorunun cevabı açıktır.

Hayır.

Çünkü NATO 3.0 olarak ifade edilen yeni güvenlik anlayışı, müttefikleri zayıflatarak değil, birbirine daha fazla güven duyan güçlü ortaklar oluşturarak başarıya ulaşabilir.

Türkiye, Karadeniz'den Orta Doğu'ya, Kafkasya'dan Doğu Akdeniz'e kadar uzanan geniş coğrafyada NATO'nun güvenlik yükünü taşıyan başlıca ülkelerden biridir.

Böylesine kritik bir müttefikin savunma ihtiyaçlarının sürekli siyasi tartışmaların konusu hâline getirilmesi, yalnız Türkiye'nin değil, ittifakın caydırıcılığı açısından da doğru bir yaklaşım değildir.

F-35 meselesi, F-16 modernizasyonu, KAAN'ın ihtiyaç duyduğu ileri motor teknolojileri ve diğer kritik savunma sistemleri artık yalnızca askerî tedarik başlıkları değildir.

Bunlar, Türkiye ile Amerika Birleşik Devletleri arasındaki stratejik ortaklığın geleceğini belirleyecek güven testlerine dönüşmüştür.

Hiç kuşkusuz Türkiye de uzun vadede savunma sanayiinde tam bağımsızlık hedefinden vazgeçmemelidir.

Son yıllarda İHA ve SİHA teknolojilerinde, deniz platformlarında, füze sistemlerinde ve millî savaş uçağı projelerinde elde edilen başarılar bunun mümkün olduğunu göstermektedir.

Ancak gerçekçi olmak gerekir.

Beşinci nesil savaş uçakları, ileri motor teknolojileri ve bazı kritik alt sistemlerde uluslararası iş birlikleri hâlâ büyük önem taşımaktadır.

Bugün ihtiyaç duyulan şey, geçmişte oluşan güven bunalımını geride bırakabilecek siyasi iradenin ortaya konulmasıdır.

Türkiye, NATO'nun yükünü paylaşan, kriz bölgelerinde sorumluluk üstlenen ve ittifakın caydırıcılığına somut katkı sağlayan bir ülkedir.

Amerika Birleşik Devletleri ise NATO'nun askerî ve teknolojik bakımdan en güçlü aktörüdür.

İki ülke arasındaki stratejik ortaklığın zayıflaması, ne Ankara'nın ne de Washington'ın uzun vadeli çıkarınadır.

Bu nedenle F-35 dosyasının çözüme kavuşturulması, F-16 modernizasyonunun tamamlanması, savunma teknolojilerindeki iş birliğinin geliştirilmesi ve Türkiye'nin ihtiyaç duyduğu kritik motor teknolojilerine yönelik engellerin aşılması; sadece Türkiye'nin değil, Amerika Birleşik Devletleri'nin ve NATO'nun ortak menfaatinedir.

NATO 3.0 yalnızca yeni tehditlere karşı hazırlanmış bir güvenlik doktrini değildir.

Aynı zamanda müttefikler arasındaki güveni yeniden inşa edebilme iradesinin de adıdır.

Türkiye ile Amerika Birleşik Devletleri arasındaki savunma iş birliği yeniden sağlam temeller üzerine oturtulabildiği gün, kazanan yalnızca iki ülke olmayacaktır.

Kazanan, değişen dünya şartlarında birlik ve dayanışma içinde hareket edebilen NATO olacaktır.

14 Temmuz 2026

Ahmet Orhan

YORUM EKLE