Sandığa Düşen Gölge

Sandığa Düşen Gölge

Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı'nın ifadeleri sonrasında hazırlanan fezlekenin Meclis'e gönderilmesi, siyasetin yeni tartışma başlıklarından biri oldu. İddiaların merkezinde Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Özgür Özel bulunuyor. Muhalefet bunun siyasi bir baskı operasyonu olduğunu savunurken, iktidar cephesi CHP'nin rüşvetten arınması gerektiğini söylüyor.

Elbette bir hukuk devletinde iddiaların doğruluğuna karar verecek olan siyasetçiler değil, bağımsız ve tarafsız yargıdır. Ancak bu tartışmanın ortaya çıkardığı çok daha büyük bir mesele bulunmaktadır: Türkiye'de para, ekonomik güç ve çeşitli maddi imkânların seçim süreçleri üzerindeki etkisi.

Aslında bu konu yeni değildir. Uzun yıllardır seçim dönemlerinde yapılan sosyal yardımların seçmen davranışını etkileyip etkilemediği tartışılmaktadır. Özellikle son yirmi yılda devletin sosyal yardım mekanizmalarının genişletilmesi, ihtiyaç sahibi vatandaşlara destek sağlarken aynı zamanda seçim sonuçlarına etkisi bakımından da yoğun eleştirilere konu olmuştur.

Tartışmalar bundan da ibaret değildir. Siyasi baskılarla iş çevrelerinin nakdî ve aynî desteklerle seçimi iktidar lehine değiştirme davranışı içinde oldukları da ifade edilmektedir.

Devlet bütçesinden yapılan yardımlar sosyal devlet anlayışının gereği olarak savunulurken, benzer nitelikteki desteklerin farklı siyasi aktörler tarafından sağlanması çoğu zaman başka isimlerle anılmaktadır. Oysa seçmenin iradesini etkileyen unsurun kaynağından çok, ortaya çıkardığı sonuç önemlidir.

Benzer tartışmalar yerel yönetimlerde de yaşanmıştır. Belediyelerin burs vermesi, sosyal yardım programları uygulaması veya çeşitli destek mekanizmaları oluşturması zaman zaman siyasi rekabet açısından sorgulanmış, hatta bu nedenle çeşitli yasal sınırlamalar getirilmiştir.

Ancak sorun yalnızca resmî sosyal yardım mekanizmalarıyla da sınırlı değildir.

Bu konuda konuşurken yalnızca Ankara'daki siyasi tartışmalara bakmak yeterli değildir. Benzer uygulamaların yerel seçimlerde de farklı şekillerde ortaya çıktığı bilinmektedir.

Nitekim aday olarak katıldığım son yerel seçimlerde, propaganda yasağının başlamasından sandıkların açılacağı saate kadar geçen süreçte çeşitli sosyal medya paylaşımlarında bazı adayların veya çevrelerinin toplu oy kullanma kapasitesine sahip kişi ve gruplarla temas kurduğu, maddi destek vaatlerinde bulunduğu, hatta doğrudan nakdî yardım yaptığı yönünde ciddi iddialar kamuoyuna yansımıştır.

Bu iddiaların ne kadarının doğru olduğu ayrı bir tartışma konusudur. Ancak dikkat çekici olan husus, bu tür iddiaların çoğu zaman etkin ve sonuç alıcı soruşturmalara konu olmamasıdır.

Asıl sorun da burada yatmaktadır. Çünkü seçim güvenliği yalnızca sandığın başında oyların doğru sayılmasıyla sağlanamaz. Seçmenin iradesini etkileyebilecek ekonomik baskıların, maddi vaatlerin ve çeşitli çıkar ilişkilerinin de denetlenmesi gerekir. Aksi hâlde seçim günü ortaya çıkan sonuç hukuken geçerli olsa bile demokratik meşruiyet bakımından tartışmalı hâle gelebilir.

Demokrasinin temel şartı eşit rekabettir. Bir adayın, bir partinin veya herhangi bir siyasi hareketin ekonomik imkânlar bakımından rakiplerine karşı haksız üstünlük elde ettiği bir sistemde gerçek anlamda adil bir yarıştan söz etmek mümkün değildir.

Bu nedenle Türkiye'nin ihtiyacı yeni siyasi polemikler değil, seçim hukukunu güçlendirecek kapsamlı reformlardır. Seçimlere makul bir süre kala seçmen davranışını etkileyebilecek aynî ve nakdî yardımların sıkı kurallara bağlanması, kamu kaynaklarının kullanımının şeffaf biçimde denetlenmesi, siyasi partiler, belediyeler, vakıflar, dernekler ve iş çevreleri dâhil bütün aktörler için ortak standartların oluşturulması gerekmektedir.

Kurallar herkes için aynı olmadıkça demokrasi güçlenmez. İktidarda bulunanlar için başka, muhalefette bulunanlar için başka ölçülerin uygulandığı bir sistem adalet üretmez; yalnızca güvensizlik üretir.

Bugün Özgür Özel üzerinden yürüyen tartışma yarın başka bir siyasi aktör üzerinden devam edecektir. Ancak değişmeyen soru şudur:

Türkiye, seçimleri ekonomik gücü en etkili kullananların yarışına mı dönüştürecek, yoksa millet iradesinin hiçbir baskı ve yönlendirme altında kalmadan tecelli ettiği gerçek bir demokratik düzen mi kuracaktır?

Çünkü demokrasi yalnızca sandığın korunması değildir; seçmenin iradesinin satın alınamayacağı bir düzenin kurulmasıdır.

05 Haziran 2026

Ahmet Orhan

YORUM EKLE