YAZ HAVASI

Bizim ülkemizin çok özellikleri vardır.
Bir çok şey mevsimlere göre değişiklikler gösterir.
Nasıl ki doğa ilkbaharda uyanıp yaz aylarında olgunlaşıyorsa, çocuklarımız son bahardan yaz başına kadar eğitim, öğretim görüp yaz ayları boyunca dinlenmeyi hak ediyorsa, milli siyasetimiz de genellikle Temmuzdan itibaren 1Ekime’e kadar sürecek tatile girer.
Özellikle 1982 Anayasasının kabulünden bu yana TBMM’nin çalışma döneminde ülkenin yönetimi otomatik vitesteyken halkı çalıştıklarına inandırmak için Liderlerimiz parti grup toplantılarından polemiklerle halkımızı ikna etmeye çalışırlar.
Haftanın 3 gününde meclis komisyonları ve genel kurul asgari katılımlarla yasama görevini yapmaya devam eder.
Haftanın geriye kalan 4 günün de ise az sayıda milletvekili halkımızın arasında, onlarla hemdert olurken büyük çoğunluğu ise büyüklerin tavsiyesi (!) üzerine vekilliğin tadını çıkarmakla meşgul olur.
Yaz aylarında büyük devlet adamlarımız boş duracak değiller ya.
Mutat olduğu üzere kimi zaman seçim, kimi zaman referandum kimi zamanda ise düşmanlarla boğuşurlar.
Türkiye’nin hiç değişmeyen bir yaz gündemi ise Türk-Yunan ilişkileridir.
Bütün yaz savaş ha çıktı ha çıkacak diye yağlarımız erir.
Allahtan yaz bitip de yerini sonbahara bırakıp TBMM açılınca savaş tehditti unutuluverir.
Geçtiğimiz yıla kadar Mavi Vatan en önemli yaz gündemimizken bu günlerde hiç duyanınız var mı?
Onlarca derdimiz varken bu yazın kesinleşmiş 2 gündemi herkesin malumudur.
Bunlardan birincisi Terörsüz Türkiye, ikincisi ise onlarca maddesi çeyrek asırlık AKP iktidarında değiştirilmiş anayasamızdır.
Her iki maddeyle alakalı olarak Cumhurbaşkanımız Sayın Erdoğan Laçin havaalanı açılışı dönüşünde yandaş gazetecilere çok önemli açıklamalarda bulunmuştur.
Sayın Erdoğan Terörsüz Türkiye yolunda Milli ve Yerli Çözüm Süreci kapsamında değerlendirilmesi gereken “Suriye’nin toprak bütünlüğü ve milli birliği mutlaka korunmalı. SDG’nin oyalama taktiklerine son vermesi gerekiyor. Türkiye olarak ‘Terörsüz Türkiye’ hedefine kararlılıkla ilerliyoruz.”,
Yeni anayasa çalışmalarına dair “11 hukukçuyu görevlendirdim. Komisyon bayram sonrası çalışmaların başlayacaktır.
Vesayetçi anlayışlardan arındırılmış, sade ve anlaşılır bir anayasa metni hedefliyoruz” sözleri üzerinde durulması gereken mesajlar içermektedir.
Anayasa konusunu bir tarafa bırakarak Erdoğan’ın PKK’nın silah bırakması, “Terörsüz Türkiye” ve Sayın Bahçeli’nin “Kardeşlik Yüz Yılı” sözlerini içinde bulunduğumuz dönemde yaşanan bir takım olaylarla ve yakın tarihimizi hatırlayarak birlikte değerlendirmeye çalışalım.
TBMM’nin önümüzdeki hafta, yaz tatiline girmeden Kurban Bayramına kadar yeni infaz uygulamasını da içeren 10. Yargı paketini yasalaştırmaya çalışacağını da aklımızın bir köşesinde tutalım.
Cumhur İttifakı ortaklarının parlak ambalajlarla milletin kucağına bıraktığı Milli Çözümün proje uygulayıcılarının umduğu gibi ilerlemediği anlaşılmaktadır.
İlk sinyal Erdoğan’ın kızım sana söylüyorum gelinim sen anla babından SDG’ye yönelik yukarıda verdiğim sözleridir.
Bu sözler YPG/PYG liderine yönelik olmadan çok PKK ve dolaysıyla KCK’ya yönelik ikaz mahiyetindedir.
Bu çerçevede değerlendirilmesi gereken AKP Genel Başakan Vekili Efkan Ala’nın PKK’nın silah bırakma sürecine dair “yaz aylarında tamamlanmasını öngörüyoruz” sözleri de şartsız ve derhal bir silah bırakma olmadığının itirafı mahiyetindedir.
Bir diğer dikkat çeken gelişmede infaz düzenlemesi suretiyle ceza evlerinden salıverilme hususudur.
Külliyede hazırlanıp bazı milletvekillerinin imzalarıyla meclise getirilen yargı paketi PKK ve onun meclisteki sesi DEM tarafından “Dağ fare bile doğurmamıştır” sözüyle yetersiz bulunduğu kamuoyuna duyurulmuştur.
Cumanın gelişiDEM’in AKP’yi ziyaretiyle çarşambadan belli olmuştur.
İki parti heyeti arasında 2 saatten fazla süren görüşme bile fikir ayrılıklarının derin olduğunu işaret etmeye yeterlidir.
Cumhur İttifakı derhal ve koşulsuz silah bırakmaktan bahsederken PKK Türk Milleti tarafından kabul edilemeyecek şartlar ileriye sürmeye devam etmektedir.
DEM Partinin, 25-26 Mayıs 2025 tarihinde düzenlediği “Demokratik Yerel Yönetimler Ara Dönem Toplantısı"nın ardından yayınladığı bildirge son derece manidardır.
Bildirge;
1-Kayyım atanan tüm belediyelerin kayyımlarının geri çekilmesini ve seçilmişlerin görevlerine iade edilmesini,
2-Kayyım atanmasına olanak tanıyan 5393 Sayılı Belediyeler Kanunu’nun ilgili maddelerinin düzenlenerek kayyım atamalarının son bulmasını,
3-Siyasi Partiler Kanunu’nda yer alan eşbaşkanlık tanımının, Belediyeler Kanunu’nda da tanımlanmasını,
4-Merkezi idarenin, yerel yönetimler üzerindeki idari ve mali vesayetinin ortadan kaldırılmasını,
5-Temsili demokrasiyi aşarak halkın doğrudan karar süreçlerine dahil olduğu; mahalle meclisleri, kent konseyleri, köy komünleri gibi demokratik örgütlenme alanlarının yasal olarak güvence altına alınmasını,
6-Belediyeler ve il özel idareleri kanunlarında, bu kurumların yetkisini kısıtlayan yasa maddelerinin yeniden gözden geçirilerek, yerel demokrasi ilkesi çerçevesinde düzenlenmesini,
7-Türkiye’nin, Avrupa Yerel Yönetimler Özerlik Şartına koyduğu çekincelerin kaldırılmasını kararlılıkla talep ediyoruz." maddelerini içermektedir.
Bu bildirgenin neredeyse tamamı yürütülmekte olan sürecin ruhuna aykırı, bölünmenin kilometre taşlarını barındırmaktadır.
Bize söylenenin aksine PKK ve türevleri halen silah bırakmamıştır.
ABD’nin ve İsrail’in Irak ve Suriye’nin kuzeyi ile Türkiye’nin güneyinin dahil olacağı birleşik Kürdistan devleti tasavvurundan vaz geçmediği anlaşılmaktadır.
Dostumuz Trump’ın dostluğuna güven olmayacağı belli olmuştur.
Dün çok iyi anlaştığını söylediği Putin için sarf ettiği sözler ortadadır.
Arzusu hilafına hareket ettiğinde Erdoğan’a da aynısını yapacağından şüpheniz olmasın.
Rahip Brunson olayı düşünen kafalardaki tazeliğini korumaktadır.
Büyük Kürdistan yap-bozuna BOP kapsamında Türkiye’den parça eklenmesi mücadelesi devam etmektedir.
Türkiye kendisine verilen sözleri görmeden Anayasa düzenlemesi ve teröristlere af dahil yasama faaliyetlerini gündemine alamaz.
PKK, ABD ve İsrail’in bölgedeki kullanışlı örgütüdür.
Esas ihtilaf Türkiye ve ABD arasındadır.
Türkiye’nin mevcudiyeti için büyük tehlikeler yaratma potansiyeline sahip olan TBMM’de çoğunluk tarafından ret edilen 1 Mart 2003 tezkeresini hatırlamakta fayda var.
Kısaca "Türk Silahlı Kuvvetleri'nin yabancı ülkelere gönderilmesi ve yabancı silahlı kuvvetlerin Türkiye'de bulunması için Hükûmet’e yetki verilmesi” şeklinde özetlenebilecek tezkere CHP ve AKP’ye mensup milletvekillerinin yoğun itirazı sonrası TBMM’den geçirilememiştir.
Abdullah Gül'ün danışmanlığını yapan Ahmet Sever kaleme aldığı bir eserde o günlerdeki AK Parti içindeki durumu şöyle anlatıyor;
"Özellikle, Beşir Atalay, Mehmet Aydın, Ertuğrul Yalçınbayır, Bülent Arınç, Zeki Ergezen, Azmi Ateş ve Kemalettin Göktaş gibi önemli isimler tezkereye karşıydı ve parti içinde açıkça bunun kulisini yapıyordu. Recep Tayyip Erdoğan ise, tezkerenin mutlaka meclisten geçmesi gerektiğini vurguluyordu.",
"Cüneyt Zapsu, Ömer Çelik ve Egemen Bağış tezkerenin kabulü için çırpınıyorlardı. Özellikle Zapsu ABD Savunma Bakan Yardımcısı Paul Wolfowitz ile telefonda sürekli temas halindeydi."
Yapılan oylamaya 533 milletvekili katıldı, 250 ret, 264 kabul, 19 çekimser oyu kullanıldı. Ancak, Anayasa'nın 96. maddesinde öngörülen 267 salt çoğunluğa ulaşılamadı. Bu durumda, tezkere kabul edilmemiş sayıldı.
Günümüzde muhalefet 2003’e göre daha güçlüdür.
Terörsüz Türkiye sürecinin yönetilmesi Cumhur İttifakına terk edilemeyecek kadar hayati öneme haizdir.
CHP başta olmak üzere hükümete istikamet vermek için tüm siyasi partiler, STK’lar,zinde güçler Türk Milleti adına uyanık olmak, sürece müdahil olmak durumundadır.