Siyasi Hafıza mı, Güncel Gerçeklik mi?

Geçmişe sığınan bir iktidar ile bugünden kaçan bir muhalefet arasında sıkışan Türkiye, aslında bir siyaset krizini yaşamaktadır.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, partisinin son grup toplantısında yaptığı konuşmada Türk Milli Takımı’nın Dünya Kupası finallerine katılmasına ilişkin memnuniyetini dile getirse de, konuşmasının ağırlık merkezini Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) eleştirileri oluşturdu.
Özellikle 27 Mayıs 1960 Darbesi sürecine yaptığı göndermelerle CHP’yi darbecilikle ilişkilendiren söylem, Türkiye siyasetinde yeniden “tarih üzerinden hesaplaşma” dilinin öne çıktığını gösterdi.
Ancak burada temel bir soru ortaya çıkmaktadır:
Siyaset, geçmişin tartışmaları üzerinden mi yürütülecek, yoksa bugünün gerçekleri üzerinden mi şekillenecek?
Tarihsel Gerçeklik ve Siyasi Kullanımı
27 Mayıs’a giden süreçte CHP’nin orduyla ilişkilerinin tartışmalı olduğu yönündeki değerlendirmeler, siyasal tarih literatüründe yer bulmaktadır. Bu gerçeklik inkâr edilemez.
Ancak tarihsel olayların bugünün siyasi mücadelesinde sürekli bir araç haline getirilmesi, güncel sorunların üzerini örtme riskini de beraberinde getirmektedir.
Zira Türkiye’nin demokratikleşme süreci, sadece bir partinin değil, tüm siyasi aktörlerin geçmişle yüzleşmesini gerektirmektedir.
CHP’nin Açmazı: Toplumsal Mesafe ve Güven Sorunu
CHP, özellikle Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) iktidarıyla birlikte yapılan anayasal ve yasal düzenlemeler sonrasında, geçmişte sahip olduğu devlet içi etki alanını büyük ölçüde kaybetmiştir.
Yasama ve devlet mekanizmaları üzerindeki etkisinin zayıflaması, partiyi daha “sivil” bir alana çekmiş; ancak bu durum toplumsal karşılık üretme noktasında beklenen sıçramayı sağlayamamıştır.
Öte yandan son yerel seçimlerde elde edilen başarıya rağmen bazı belediyelerde ortaya atılan yolsuzluk, rüşvet ve etik dışı davranış iddiaları, CHP’nin en zayıf karnı olmaya devam etmektedir.
CHP’nin temel sorunu, sadece iktidar olamamak değil;
iktidar olmaya toplumu ikna edememektir.
İktidarın Açmazı: Güç, Hafıza ve İnandırıcılık
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın CHP’ye yönelttiği eleştirilerin belirli bir tarihsel zemini bulunsa da, bu eleştirilerin toplumda karşılık bulabilmesi için iktidarın kendi pratiğiyle de uyumlu olması gerekmektedir.
Oysa kamuoyunda uzun yıllardır tartışılan bazı başlıklar, bu uyumu tartışmalı hale getirmektedir:
- Reza Zarrab üzerinden gündeme gelen ve İran yaptırımlarının delinmesiyle ilişkilendirilen para trafiği iddiaları,
- Halkbank üzerinden yürüyen uluslararası yargı süreçleri,
- 17-25 Aralık Yolsuzluk Soruşturmaları kapsamında hafızalara kazınan “ayakkabı kutuları” tartışması,
- Kamuoyuna yansıyan ve “bir bakanın aile ilişkileri üzerinden ihale süreçlerine etki ettiği” iddiaları türünden bir çok örnek vermek mümkündür.
Bu örneklerin önemli bir kısmı hukuki olarak farklı şekillerde sonuçlanmış ya da kapanmış olabilir. Ancak siyaset sadece hukuki sonuçlarla değil, toplumsal algı ve güvenle de şekillenir.
Tam da bu noktada sorun ortaya çıkmaktadır:
Eleştirdiği fiillerle arasına net bir mesafe koyamayan bir iktidar, haklı olsa bile inandırıcı olamaz.
Değişmeyen Denklem: Ekonomik Kriz Var, Siyasi Sonuç Yok
Türkiye’nin içinde bulunduğu ağır ekonomik şartlara rağmen siyasi dengelerin köklü biçimde değişmemesi dikkat çekicidir.
Bu durumun temel nedeni açıktır:
Seçmen, mevcut iktidardan memnun olmasa bile, yerine gelecek alternatif konusunda yeterli güveni duymamaktadır.
Yani Türkiye’de sorun sadece iktidar değil,
inandırıcı bir alternatifin eksikliğidir.
Siyasetin Kısırlığı: Sistemsel Bir Tıkanma
Artık mesele sadece iktidar ve muhalefet rekabetiyle açıklanamayacak bir noktaya gelmiştir.
Türk siyaseti, daha geniş anlamda bir kısırlığın içine düşmüş durumdadır.
Doğru yerde duranlar halkla bütünleşememekte,
mevcut pozisyonlarını koruma kaygısıyla hareket edenler ise toplumda gelecek ümidi oluşturacak cesur açılımları ortaya koyamamaktadır.
Bu tablo, sadece partilerin değil, siyaset yapma biçiminin de tıkandığını açıkça göstermektedir.
Sonuç: Haklılık Değil, Güven Kazanır
Artık şu gerçeği daha yüksek sesle ifade etmek gerekir:
Bu millet, kendisine ahlak dersi veren ama kendi pratiğinde aynı hassasiyeti göstermeyen bir siyasete ikna olmuyor.
Recep Tayyip Erdoğan, CHP’yi geçmiş üzerinden eleştirirken bugünün tartışmalarına cevap vermek zorundadır.
Cumhuriyet Halk Partisi ise iktidarın hatalarına yaslanmak yerine, kendi içindeki zaafları ortadan kaldırmak zorundadır.
Çünkü artık mesele şudur:
Siyaset, haklı olmak üzerinden değil, güven vermek üzerinden şekillenir.
Ve ne yazık ki bugün:
- İktidar gücüyle haklı olduğunu sanmakta,
- Muhalefet ise haklı olduğu için iktidara geleceğini zannetmektedir.
Oysa seçmen ne bu kadar saf, ne de bu kadar unutkandır.
Son söz nettir:
Geçmişin hatıralarına sığınan bir iktidar ile bugünün gerçeklerinden kaçan bir muhalefet, bu millete gelecek vadetmez.
Sandık günü geldiğinde ise millet sadece oy kullanmayacak;
aynı zamanda kendisini hafife alan bu siyaset anlayışına da güçlü bir cevap verecektir.
Ve o cevap, yalnızca iktidarı ya da muhalefeti değil,
bu kısır döngüyü üreten siyasetin tamamını sarsacak kadar sert olabilir.
02 Nisan 2026
Ahmet Orhan
