Statü Meselesi: Kim Kimi Temsil Ediyor?

İmralı’dan geldiği iddia edilen “Benim statüm Kürtlerin statüsüdür” sözleri, “Terörsüz Türkiye” sürecinin yalnızca güvenlik başlığıyla sınırlı kalmadığını; aynı zamanda siyasal temsil ve rejim tartışmalarına doğru evrildiğini göstermektedir. Ancak Türkiye Cumhuriyeti’nde hiçbir kişi, kendisini milyonların yegâne temsilcisi ilan edemez.

ABD–İsrail ve İran arasında sürmekte olan savaş, ülkemiz açısından önemli bazı gelişmelerin kamuoyu gündeminde geri planda kalmasına neden olmaktadır. Bunlardan biri de Terörsüz Türkiye süreci ile bağlantılı gelişmelerdir.

Abdullah Öcalan’ın kardeşi, milletvekili yeğeni ve bazı akrabalarıyla 26 Şubat’ta yapılan görüşmede dile getirildiği belirtilen ve kamuoyunun dikkatine sunulan ifadeler, sürecin yönüne dair çarpıcı bir tablo ortaya koymaktadır. “Benim statüm Kürtlerin statüsüdür” ve “Benim İmralı’dan çıkışım Kürtlerin çıkışıdır” şeklindeki sözler, yalnızca bireysel bir talep değil; aynı zamanda kolektif bir temsiliyet iddiası olarak okunmaktadır.

Bu söylem, doğrudan doğruya Abdullah Öcalan’ın kendisini Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan Kürtlerin yegâne temsilcisi olarak konumlandırdığı anlamına gelmektedir.

Bu noktada açık konuşmak gerekir:

Türkiye Cumhuriyeti’nde hiçbir birey, sandık dışında bir meşruiyetle milyonlar adına konuşma hakkına sahip değildir.

“Statü”nün Gerçek Anlamı

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin grup konuşmasında dile getirdiği “statü” vurgusu ile İmralı’dan geldiği iddia edilen bu ifadeler yan yana konulduğunda, sürecin mahiyetine dair daha net bir tablo ortaya çıkmaktadır.

Ortada yalnızca terörün tasfiyesi meselesi yoktur; aynı zamanda siyasal konumlandırma tartışması vardır.

Ancak burada kritik soru şudur:

Bir kişinin hukuki statüsü ile milyonlarca vatandaşın siyasal ve anayasal konumu aynı kavram içinde nasıl birleştirilebilir?

Eğer bu iki alan bilinçli biçimde iç içe geçirilmeye çalışılıyorsa, mesele güvenlik başlığının dışına çıkar ve rejim tartışmasına dönüşür.

Vehmedilen Güç – Gerçek Güç

Özellikle altı çizilmesi gereken bir husus vardır:

Ortaya konulan söylem, mevcut gücün ötesinde bir temsil kudreti vehmetmektedir.

Türkiye’de Kürt vatandaşlarımızın siyasi tercihleri çeşitlidir. Farklı partilere oy verirler, farklı dünya görüşlerine sahiptirler ve farklı toplumsal aidiyetler taşırlar. Bu çoğulcu gerçeklik ortadayken, tekil bir temsil iddiası hem sosyolojik hem de siyasal açıdan karşılıksızdır.

Kendisinde muhtemel olan, gerçekte sahip olduğu etkinin çok daha ötesinde bir güç atfetme eğilimi sezilmektedir. Bu durum, müzakere süreçlerinde sıkça görülen psikolojik bir pozisyon alış olabilir. Ancak Türkiye Cumhuriyeti gibi köklü bir devlet geleneğine sahip bir ülkede, bu tür bir temsiliyet iddiasının anayasal karşılığı yoktur.

Bölgesel Baskı ve Türkiye’nin Sınavı

Yakın coğrafyada artan gerilimler; ABD–İsrail–İran hattında oluşan askeri tansiyon, Türkiye’nin iç dinamiklerini de etkilemektedir. Böyle bir dönemde “statü” tartışmasının hız kazanması tesadüf değildir.

Türkiye’nin muhatabı yalnızca bir örgüt değildir. Türkiye, aynı zamanda küresel ve bölgesel güç dengelerinin kesişim noktasında bulunmaktadır.

Ancak şu unutulmamalıdır:

Bu ülkenin rejimini değiştirecek her adım, ancak millet iradesiyle mümkündür.

Meclis ve Millet Gerçeği

Türkiye bir halk egemenliği rejimidir. Anayasa’nın değiştirilemez hükümleri, üniter devlet yapısı ve millî egemenlik ilkesi siyasal pazarlık konusu yapılamaz.

Eğer bir süreç yürütülüyorsa, bu sürecin sınırlarını çizecek olan Türkiye Büyük Millet Meclisi ve nihayetinde millettir.

Muhalefetin bu noktada edilgen kalma lüksü yoktur. Süreci ya kategorik biçimde reddederek dışarıdan izlemek ya da Cumhuriyet’in temel niteliklerini koruyacak çerçeveyi aktif biçimde savunmak arasında bir tercih yapılacaktır.

Devletin bekası yalnızca iktidarın değil, bütün siyasal aktörlerin sorumluluğudur.

Bu noktada özellikle İYİ Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu’nun sürece yönelik muhalif çıkışları dikkat çekmektedir.

Temsil Sandıkla Kazanılır

“Benim statüm Kürtlerin statüsüdür” ifadesi, demokratik temsil ilkesine aykırıdır.

Türkiye’de temsilin kaynağı sandıktır. Seçilmiş organlar dışında hiç kimse kolektif kimlik adına siyasal meşruiyet iddia edemez.

Terörsüz bir Türkiye elbette kıymetlidir. Ancak terörün sona ermesi ile temsiliyetin tekelleşmesi arasında çok net bir çizgi vardır.

Türkiye Cumhuriyeti;

  • Üniter devlet yapısından,

  • Millî egemenlik ilkesinden,

  • Cumhuriyet’in kurucu felsefesinden

taviz vermeden barışı tesis etmek zorundadır.

Barış, devletin çözülmesiyle değil; hukuk zemininde güçlenmesiyle kalıcı hâle gelir.

Son Söz

Hiç kimse kendisini milyonların kaderiyle özdeşleştiremez.

Hele ki Kürt–Türk ayrımı gözetmeksizin on binlerce insanın hayatını kaybettiği bir terör sürecinin merkezinde yer alan bir kişinin, tüm bir topluluğu temsil ettiği iddiasıyla devlet karşısında ayrı bir siyasal statü talep etmesi kabul edilebilir değildir.

Türkiye’nin geleceği kişisel statüler üzerinden değil, millet iradesi üzerinden şekillenecektir.

Ve bu ülkede son sözü söyleyecek olan ne silah ne de şahsi iddialardır.

Son söz, her zaman olduğu gibi, milletindir.

YORUM EKLE