Suriye’deki Değişim ve Türkiye’nin Millî Birlik Denklemi

Suriye’deki Değişim ve Türkiye’nin Millî Birlik Denklemi

Suriye’de yaşanan rejim değişikliği ve sonrasında Suriye ordusunun, yerel Arap güçleriyle birlikte kuzeye yönelmesiyle başlayan süreç; Türkiye’de yalnızca bir dış politika meselesi olarak değil, iç toplumsal dinamikleri ve millî sembolleri hedef alan bir dizi olayla birlikte hissedilmiştir.

Özellikle Nusaybin Sınır Kapısı’nda Türk bayrağına yönelik gerçekleştirilen saldırı, Türkiye genelinde tam anlamıyla bir toplumsal infiale neden olmuştur. Bu durum, Türkiye’nin bir yandan terörü tasfiye etme, diğer yandan ise Suriye’deki yeni düzeni şekillendirme çabaları arasında ne denli hassas bir çizgide yürüdüğünü açıkça göstermektedir.

Bayrak, bir devletin egemenlik nişanesi olmasının ötesinde, vatandaşın devlete ve vatana duyduğu aidiyetin en somut tezahürüdür.
Nusaybin’de yaşanan bayrak indirme hadisesi, Türk milletinin bu konudaki hassasiyetine doğrudan bir saldırı olarak algılanmıştır.

Siyasi aktörlerin — DEM Parti örneğinde olduğu gibi — olaydan sonra yayımladıkları üzüntü mesajlarının kamuoyunda karşılık bulmaması, samimiyet sorgulamasını da beraberinde getirmiştir. Bu noktada bayrak, yalnızca bir bez parçası değil; toplumsal barışın ve devlet otoritesinin **“kırmızı çizgisi”**dir.

Süreçteki en çarpıcı sorulardan biri, Devlet Bahçeli’nin bugünkü açıklamasında işaret ettiği üzere, DEM Parti’nin durduğu yerdir. Türkiye, Bahçeli’nin öncülüğünde terörü tamamen bitirmek adına Abdullah Öcalan üzerinden yeni bir diyalog ve tasfiye süreci denklemi kurmaya çalışırken; DEM Parti’nin bu sürecin dışında ya da bu süreci aşan bir “ulusal kimlik” inşa etme gayreti içinde olup olmadığı sorusu hayati bir önem kazanmıştır.

Buradaki temel ayrışma; DEM Parti’nin ve türevlerinin “Türkiye partisi” olma yolunda mı ilerleyeceği, yoksa Türkiye’nin üniter yapısıyla çelişen, ayrı bir ulusal kimlik ve özerk yapı özlemi mi taşıyacağı noktasında düğümlenmektedir.

Suriye’de Ahmet El Şara önderliğindeki yeni yapı ile SDG (Suriye Demokratik Güçleri) arasında, ABD ve Türkiye’nin de etkisiyle imzalanan 14 maddelik uzlaşma metni; bölgedeki Kürt nüfusu açısından tarihî kazanımlar içerse de Türkiye’deki bazı kesimler tarafından “yetersiz” bulunmaktadır.

Vatandaşlık haklarının verilmesi ve Kürtçenin ulusal dil olarak kabul edilmesi gibi maddeler, bölge barışı açısından kritik adımlar olarak öne çıkmaktadır. Bunun yanı sıra SDG’nin hâlen kontrolünde bulunan yerleşimlerde görev yapacak yerel güvenlik gücünün oluşturulması; Mazlum Abdi tarafından önerilecek bir vali ile Savunma Bakanlığı’na bakan yardımcısı atanması gibi düzenlemeler, emsali görülmemiş adımlar arasında yer almaktadır. Ayrıca SDG militanlarının Suriye ordusu bünyesinde yer alması da hafife alınamayacak derecede önemli bir maddedir.

Görünen odur ki Türkiye’nin bu süreçteki “millî devlet” vurgusu ve ABD’nin, Türkiye’nin hassasiyetlerine — Suriye’nin bir Arap Cumhuriyeti olarak kalması yönünde — destek vermesi, daha geniş bir özerklik beklentisi içinde olan yapıları hayal kırıklığına uğratmıştır.

Tek Millet, Tek Devlet ve Demokrasi Dengesi

Türkiye, etnik ve kültürel zenginliğini evrensel demokrasi değerleri içerisinde yaşatmayı hedeflerken; bu anlayışın tek millet, tek devlet ve tek resmî dil ilkesiyle çelişmemesi gerektiği gerçeğiyle hareket etmektedir.

Suriye’deki gelişmelerin Türkiye içindeki yansımaları, aslında “millî devlet” kavramının korunması ile “demokratik açılımların” dengelenmesi sınavıdır. Önümüzdeki süreçte Türkiye’nin vermesi gereken en net cevap; kendi içindeki etnik kimlikleri demokratik bir zeminde kabul ederken, bu kimliklerin devletin birliğine ve bayrağın temsil ettiği egemenliğe yönelik saldırılara alet edilmesini engellemek olacaktır.

22 Ocak 2026

Ahmet Orhan

YORUM EKLE