Türkiye CHP'yi Konuşurken, Avrupa Türkiye'yi Yazdı

Türkiye CHP'yi Konuşurken, Avrupa Türkiye'yi Yazdı

Bugün, bize dayatılan değil; ülkemizin gerçek gündeminde üst sıralarda yer alması gereken bir konuya dair değerlendirmelerimi kaleme almaya çalışacağım.

Avrupa Parlamentosu'nun 2025 Türkiye Raporu kabul edildi.

Hem de sıradan bir çoğunlukla değil, ezici denilebilecek bir oy oranıyla...

Bu durum, tek başına üzerinde düşünülmesi gereken bir gerçeği ortaya koyuyor. Çünkü mesele artık birkaç Avrupa ülkesinin Türkiye'ye yönelik eleştirilerinden ibaret değil. Türkiye hakkında oluşan olumsuz kanaat, Avrupa siyasetinin geniş bir kesiminde ortak görüş hâline gelmiş durumda.

Fakat raporun kendisi kadar dikkat çekici olan başka bir gerçek daha var:

Türkiye, böylesine önemli bir raporu neredeyse hiç tartışmadı.

Neden?

Çünkü haftalardır ülkenin bütün gündemi, CHP etrafında şekillenen siyasi krizlere kilitlenmiş durumda.

Kurultay tartışmaları...

Yargı süreçleri...

İmamoğlu dosyaları...

Parti içi çekişmeler...

Karşılıklı suçlamalar...

Bitmek bilmeyen polemikler...

Türkiye, adeta sonu görünmeyen bir siyasi türbülansın içine sürüklenmiş durumda.

Sonuç olarak Avrupa Parlamentosu'nun, Türkiye'nin geleceğini ilgilendiren bu kritik raporu kamuoyunun dikkatinden kaçtı.

Türkiye'nin Avrupa Birliği ile ilişkilerinin geleceği konuşulmadı.

Demokrasi ve hukuk devleti tartışılmadı.

Vize serbestisinin neden gerçekleşemediği sorgulanmadı.

Avrupa'da Türkiye algısının neden giderek bozulduğu üzerinde durulmadı.

Bir anlamda CHP üzerinden yaşanan siyasi mücadele, Türkiye'nin önündeki daha büyük sorunları görünmez hâle getiren bir sis perdesine dönüştü.

Oysa devletler, günlük siyasi çekişmelerle değil; uzun vadeli stratejik hedeflerle yönetilir.

Rapora dönecek olursak...

Avrupa Parlamentosu'nun değerlendirmeleri son derece sert.

Raporda, Ekrem İmamoğlu hakkında yürütülen soruşturma ve yargı süreçleri, siyasi rekabet üzerinde baskı oluşturan gelişmeler olarak değerlendiriliyor.

Osman Kavala ve Selahattin Demirtaş konusunda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının uygulanmaması açık biçimde eleştiriliyor.

Avrupa Parlamentosu, bu durumu yalnızca hukuki bir mesele olarak değil, Türkiye'nin uluslararası yükümlülükleri açısından da ciddi bir sorun olarak görüyor.

Raporda ilk kez bazı kamu görevlilerinin isimlerinin doğrudan zikredilmesi de dikkat çekiyor. Adalet Bakanı Akın Gürlek'in ismen anılması, Avrupa kurumlarının artık yalnızca sistemi değil; uygulamaları ve uygulayıcıları da sorgulamaya başladığını gösteriyor.

Belki de raporun en ağır bölümü, Türkiye'deki demokratik standartlara ilişkin değerlendirmeler.

Avrupa Parlamentosu, Türkiye'de demokrasinin ilerlemediğini, aksine geriye gittiğini ifade ediyor.

Yargı bağımsızlığının zayıfladığı...

Kuvvetler ayrılığının aşındığı...

İfade ve basın özgürlüğü alanında gerilemeler yaşandığı...

Laiklik ilkesinin önceki dönemlere göre daha fazla tartışmalı hâle geldiği belirtiliyor.

Daha da ileri gidilerek mevcut yönetimin giderek daha otoriter bir çizgiye yöneldiği iddia ediliyor.

Elbette Ankara bu değerlendirmelere katılmayabilir.

Ancak göz ardı edemeyeceği bir gerçek vardır:

Bugün Avrupa'nın Türkiye'ye bakışı, büyük ölçüde bu değerlendirmeler üzerinden şekillenmektedir.

Raporun dikkat çeken bir başka yönü ise vize serbestisi konusudur.

Yıllardır Türk vatandaşlarına vaat edilen vize muafiyeti konusunda ilerleme umudu neredeyse kalmamış görünmektedir.

Özellikle gri pasaport uygulamalarında yaşanan suistimaller sonrasında, eksik kalan kriterlerin tamamlanmasının mevcut şartlarda mümkün görünmediği ifade edilmektedir.

Bunun bedelini ise siyasetçiler değil, sıradan vatandaşlar ödemektedir.

Öğrenciler...

İş insanları...

Akademisyenler...

Sanatçılar...

Turistler...

Kısacası Avrupa ile daha kolay temas kurmak isteyen milyonlarca Türk vatandaşı...

Dış politika başlıklarında ise daha karmaşık bir tablo vardır.

Avrupa Parlamentosu, Doğu Akdeniz ve Kıbrıs konusunda bilinen tezlerini tekrar etmekte ve Türkiye'nin çıkarlarıyla örtüşmeyen değerlendirmeler yapmaktadır.

Buna karşılık Avrupa'nın güvenliğine yaptığı katkıları, NATO içindeki rolünü, düzensiz göçle mücadelede üstlendiği sorumlulukları ve Gazze konusunda ortaya koyduğu tavrı takdir etmektedir.

Bu tablo, aslında Avrupa'nın Türkiye'ye bakışındaki temel çelişkiyi göstermektedir.

Türkiye'nin stratejik önemini kabul ediyorlar.

Ancak demokratik standartları konusunda ciddi endişeler taşıyorlar.

Belki de raporun en önemli sonucu, Avrupa Birliği üyelik sürecinin fiilen donduğunun bir kez daha teyit edilmesidir.

Bu yalnızca bir dış politika meselesi değildir.

Çünkü Avrupa Birliği hedefi aslında hukukun üstünlüğü demektir.

Liyakat demektir.

Güçlü kurumlar demektir.

Şeffaflık demektir.

Öngörülebilir ekonomi demektir.

Bağımsız yargı demektir.

Özgür üniversiteler demektir.

Kısacası çağdaş devlet düzeni demektir.

Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne üye olup olmayacağı ayrı bir tartışmadır.

Ancak Türkiye'nin Avrupa standartlarından uzaklaşmasının ülkeye kazandıracağı hiçbir şey yoktur.

Türk insanı, gelişmiş dünyanın doğal bir parçasıdır.

Cumhuriyet'in kuruluşundan beri hedeflenen çağdaşlaşma yürüyüşünün özü de budur.

Bu nedenle yapılması gereken şey, Avrupa Parlamentosu raporunu öfkeyle reddetmek değildir.

Aynı şekilde raporu sorgulanamaz bir metin gibi kabul etmek de değildir.

Yapılması gereken; eleştirilerin hangilerinin haksız olduğunu ortaya koymak, haklı olanlardan ise gerekli dersleri çıkarabilmektir.

Çünkü güçlü devletler, yalnızca övgülerden değil; eleştirilerden de yararlanabilen devletlerdir.

Bugün Avrupa Parlamentosu raporunda yazılanların ne kadarının doğru olduğu elbette tartışılır.

Fakat çok daha önemli bir soru vardır:

Türkiye; demokrasi, hukuk devleti, ifade özgürlüğü, kurumsal kalite ve uluslararası itibar açısından on yıl öncesinden daha mı iyi durumdadır?

Eğer bu soruya tereddütsüz bir "evet" cevabı veremiyorsak, Avrupa'nın raporundan önce kendi vicdanımızın raporunu okumamız gerekiyor demektir.

20 Haziran 2026 

Ahmet Orhan

YORUM EKLE