Yargının Dili: “Had Bildirmek” Kime Ait?

Adalet, tarafların birbirine had bildirdiği değil; hukukun herkese sınır çizdiği yerde başlar.
5 Nisan, Türkiye’de Avukatlar Günü olarak kutlanır. Bu özel gün, yalnızca bir meslek grubunun hatırlanması değil; aynı zamanda adalet sisteminin üç temel sacayağından biri olan savunma makamının öneminin yeniden idrak edilmesi anlamına gelir. Zira modern hukuk düzeninde adalet; iddia, savunma ve hüküm üçlüsünün dengeli işleyişiyle vücut bulur.
Savcı, iddia makamını temsil eder. Avukat ise savunmayı. Hâkim ise bu iki iddia arasında hakikati arayan ve hükmü kuran bağımsız otoritedir. Bu sistemde savcı ile avukat arasında hiyerarşik bir üstünlük bulunmaz. Her ikisi de gerçeğin ortaya çıkmasına hizmet eden eşit unsurlardır.
Ancak Türkiye’de uygulamada sıklıkla karşılaşılan bir sorun vardır: Savcıların fiilen yargıçla aynı konumda algılanması. Oysa modern hukuk teorisi savcıyı “yargılayan” değil, “iddia eden” olarak konumlandırır. Bu nedenle savcı ile hâkim arasında sembolik ya da fiilî bir özdeşlik kurulması, sistemin dengesini zedeleyen bir yaklaşım olarak karşımıza çıkar.
Tam da bu çerçevede, Ekrem İmamoğlu davası sonrasında mahkeme savcısının sarf ettiği “had bildirmek, haddini bildiririz” ifadeleri ciddi bir tartışmayı beraberinde getirmiştir.
Bu ifade hukuki değil; daha çok hiyerarşik ve otoriter bir dilin yansımasıdır. Oysa bir savcının görevi “had bildirmek” değil, iddiasını somut delillerle ortaya koymaktır. Hukuk düzeninde “had bildirme” yetkisi, sembolik anlamda dahi olsa, yalnızca hüküm makamına yani hâkime aittir.
Öte yandan, Ekrem İmamoğlu’nun çapraz sorgu sırasında iddia makamını hedef alarak iddianameyi “iftiraname” ve “terfiname” gibi ifadelerle değersizleştirmeye yönelik söylemleri de dikkat çekmiştir. Bu tür ifadelerin duygusal bir tepkinin ürünü olduğu anlaşılmaktadır. Ancak bu kavramların kabul edilip edilemeyeceği, yargılama düzenini ihlal edip etmediği hususunda müdahale yetkisi yalnızca yargılama makamına, yani hâkime aittir. Tarafların birbirine karşı kullandığı dilin sınırlarını belirlemek, yargıcın görev ve sorumluluğundadır.
Bu noktada, savunma stratejisinin bir parçası olarak mahkemenin meşruiyetini tartışmaya açan bir yaklaşım benimsendiği de görülmektedir. Bu strateji, klasik anlamda suçlamalara cevap vermek yerine, yargılamanın zeminini sorgulamayı esas almaktadır.
Ortaya çıkan tablo şudur: Bir tarafta savcının sınırlarını aşan bir dil kullanımı, diğer tarafta savunmanın yargılamanın meşruiyetini sorgulayan sert bir stratejisi… Bu iki durum birleştiğinde, yargılamanın asli amacı olan gerçeğe ulaşma ikinci plana itilmektedir.
Savcı iddia eder, avukat savunur, hâkim karar verir. Bu üçlü arasındaki sınırlar bulanıklaştığında, adalet duygusu zedelenir.
Yargının dili, en az kararları kadar önemlidir. “Had bildirmek” gibi ifadeler, hukukun değil gücün dilidir. Oysa adalet, gücün değil hakkın tecellisidir.
Bu nedenle, yargı sürecinde görev alan herkesin, özellikle de iddia makamının, kullandığı dile azami özen göstermesi gerekir. Aksi takdirde yalnızca bir dava değil; toplumun adalete olan inancı da yıpranır.
Savcı had bildirmez, sanık mahkemeyi değersizleştiremez; sınırı çizen yalnızca hukuktur.
08 Nisan 2026
Ahmet Orhan
