BASININ SESSİZLİĞİ
Savaş yalnız cephede kazanılmaz.
Bazı yenilgiler vardır ki top sesinden önce başlar, matbaa mürekkebiyle yazılır; bazı zaferler de vardır ki süngüden önce gerçeğin diliyle konuşur.
1922 yazında Atina matbaaları gürültülüydü.
1-Ankara’nın düşeceği iddiası
2-Mustafa Kemal Paşa’nın yalnızlaştığı ve otoritesini kaybettiği propagandası
3-Türk ordusunda cephane, asker ve moral eksikliği olduğu iddiaları
Kâğıtlar kendinden emindi. Harfler kalın, cümleler mağrurdu.
Yunan gazeteleri Anadolu’yu bir harita parçası, Türk ordusunu dağınık bir söylenti gibi görüyordu. Ankara’ya yürüyüş, bir askerî ihtimal değil, neredeyse takvim meselesiydi. Zafer, manşetlerde çoktan kazanılmıştı.
Atina gazetesi Embros:
“Kemalist kuvvetler savunma kudretini yitirmiştir. Türk mukavemeti son safhadadır.”
Nea Ellas:
“Yunan ordusu artık yalnız bir yürüyüşle Anadolu’nun kaderini tayin edecektir.”
O günlerde İstanbul gazeteleri bu haberleri okur gibi yapıyordu.
Aslında okumuyordu; tartıyordu.
Çünkü Türk basını, Yunan matbuatının cümlelerinde bir tuhaflık seziyordu:
Bu kadar eminlik, çoğu zaman gerçeğin değil, korkunun sesidir.
26 Ağustos sabahı Kocatepe’den yükselen ilk top sesiyle birlikte, Atina’da kelimeler durakladı.
Haber geliyordu ama şekilsizdi.
Cümleler yuvarlanıyor, fiiller kaçıyordu.
“Düzenli geri çekilme” denilen şey, her geçen gün biraz daha uzun sürüyordu.
Cephede olan biten, gazetelerin sayfalarına sığmıyordu.
30 Ağustos geçti.
Ve bir şey oldu.
İkdam Gazetesi:
“Yunan matbuatının beyanatı birbiriyle telif edilemez hâldedir. Bu hâl, cephede fevkalâde bir durumun işaretidir.”
Yunan matbaalarında makine çalışıyordu ama ses yoktu.
Mürekkep vardı ama cümle yoktu.
Zaferle dolu sayfalar, yerini suskunlukla kaplı boşluklara bıraktı.
Bir millet, kendi gazetelerinden gerçeği öğrenemediği anla yüzleşti.
Sonra kelimeler geri döndü.
Ama artık değişmişlerdi.
Atina’dan bildiriliyor:
“Yunanistan tarihinin en ağır askerî hezimeti yaşanmıştır.”
Vakit Gazetesi:
“Dün Ankara önlerine yürüyeceğini iddia eden Yunan matbuatı bugün İzmir’in akıbetini dahi izah edememektedir.”
Artık “ilerleme” yoktu.
“Felaket” vardı.
Artık Anadolu bir hedef değil, bir travmaydı.
Küçük Asya, Yunan basınında ilk kez bir coğrafya değil, bir yara olarak anılmaya başlandı.
Türk gazeteleri bu dönüşümü soğukkanlılıkla yazdı.
Dün Ankara’yı düşürmeye hazırlanan cümlelerin, bugün İzmir’i kaybetmeyi izah edemeyişini not etti.
Alay etmedi.
Çünkü gerçek, alaya ihtiyaç duymaz.
Başkomutanlık Meydan Muharebesi yalnız orduları değil, yalanı da mağlup etmişti.
Yunan basını, hakikatin karşısında geri çekilmişti.
Ve bu geri çekilme, artık “taktik” değildi.
Savaş bittiğinde cephede duman vardı.
Ama matbaalarda daha ağır bir enkaz kalmıştı:
İnanılmayan kelimeler.
Ve tarihin acı hükmü şuydu:
Topla yıkılan şehirler yeniden kurulur;
ama sözü yıkılan bir basın, uzun süre susar.
Rasih Hacıkadiroğlu
