
Türkiye son günlerde yalnızca bir adli soruşturmayı konuşmuyor. Aslında çok daha büyük bir meseleyi tartışıyor: Güveni.
6 Şubat depremlerinin ardından milletimiz, tarihimizin en büyük dayanışma örneklerinden birini sergiledi. Milyonlarca insan, tanımadığı vatandaşların yaralarını sarmak için elini cebine attı; kimi bir maaşını, kimi birikimini, kimi de çocuklarının harçlığını bağışladı. O günlerde yapılan bağışların gerçek değeri para değildi. Asıl değer, milletin birbirine duyduğu güvendi.
Ancak bir süredir Kızılay hakkında kamuoyuna yansıyan tartışmalar ve eleştiriler, toplumun önemli bir kesiminde derin bir güven bunalımına yol açtı. Türkiye'nin en köklü yardım kuruluşlarından biri olan Kızılay'ın siyasi tartışmaların odağına yerleşmesi, birçok vatandaşın bağışlarını farklı adreslere yönlendirmesine neden oldu. Kimileri AFAD'ı tercih etti, kimileri ise Ahbap gibi sivil toplum kuruluşlarını güvenilir bir alternatif olarak gördü.
Bugün ise Ahbap Derneği hakkında yürütülen soruşturma, kamuoyuna yansıyan MASAK raporları ve savcılık iddiaları, bu kez başka bir güven krizini gündeme taşıdı. Yargı süreci devam etmektedir ve herkes hakkında masumiyet karinesi geçerlidir. Elbette son sözü bağımsız mahkemeler söyleyecektir.
Fakat hukuki sürecin sonucundan bağımsız olarak ortada inkâr edilemeyecek bir toplumsal gerçek bulunmaktadır.
Türkiye'de insanlar artık kurumlara değil, kişilere güvenmeye başlamıştır.
Oysa sağlıklı devletlerde güven, kişiler üzerine değil, kurumlar üzerine inşa edilir. Çünkü kişiler hata yapabilir, değişebilir veya hukukun konusu hâline gelebilir. Kurumlar ise güçlü denetim mekanizmaları, şeffaflık ve hesap verebilirlik sayesinde ayakta kalırlar.
İşte asıl tehlike burada başlamaktadır.
Millî kurumlara duyulan güven zayıfladığında, ortaya çıkan boşluğu mutlaka birileri doldurmak ister. Bazen iyi niyetle, bazen farklı hesaplarla…
Toplum, kurumlar yerine kişilere güvenmeye başladığında ise bağışlar da, umutlar da, beklentiler de bireylerin omuzlarına yüklenir. Bunun bedelini ise eninde sonunda yine millet öder.
Bugün yaşanan tartışmalar yalnızca bir derneği veya birkaç kişiyi ilgilendirmiyor. Asıl tartışılması gereken konu, Türkiye'nin ortak kurumlarının neden bu kadar kolay yıpranabilir hâle geldiğidir.
Kızılay bu milletin kurumudur.
AFAD bu milletin kurumudur.
Sivil toplum kuruluşları da bu milletin ortak vicdanının önemli parçalarıdır.
Bu kurumların hiçbirisi siyasi kamplaşmanın tarafı hâline gelmemelidir. Çünkü afetin ne siyasi görüşü vardır ne de ideolojisi. Enkaz altında kalan insana hangi partiye oy verdiği sorulmaz. Yardım bekleyen çocuğun dünya görüşü olmaz.
Bugün bir kesimin, "Ben demiştim." diyerek sevinmesi; diğer kesimin ise yaşananları inkâr etmeye çalışması, hatta aldatıldığından mahcubiyet duyması Türkiye'ye hiçbir fayda sağlamaz. Kurumların itibarını siyasi hesaplaşmaların malzemesi yapmak, toplumsal kutuplaşmayı daha da derinleştirir.
Asıl yapılması gereken bellidir.
Devletin millî kurumları yeniden tartışmasız güvenilir hâle getirilmelidir. Yardım kuruluşlarının tamamı, ister kamu kurumu ister sivil toplum örgütü olsun, aynı şeffaflık ilkeleriyle denetlenmeli; her kuruşun hesabı millete verilmelidir. Güven ancak hesap verebilirlikle yeniden inşa edilir.
Çünkü bir milletin en büyük serveti ne hazinesidir ne de doğal kaynaklarıdır.
En büyük serveti, vatandaşlarının birbirine ve ortak kurumlarına duyduğu güvendir.
Güven duygusu zaafa uğradığında, kurduğu vakıflarla millî savunma sanayiinin temellerini bile atan bir milletin, bağış yapmaktan imtina edecek noktaya gelmesi kaçınılmaz olacaktır.
Bu güven bir kez sarsıldığında yalnızca kurumlar değil, dayanışma ruhu da yara alır. Oysa Türkiye'nin bugün en çok ihtiyaç duyduğu şey; birbirine şüpheyle bakan insanlar değil, ortak değerlerine güvenen, millî kurumlarını güçlendiren ve zor günlerde aynı vicdanda buluşabilen bir toplum olmaktır.
17 Temmuz 2026
Ahmet Orhan
Güncelleme Tarihi: 17 Temmuz 2026, 22:36