İMRALI SÜRECİ: SİYASETİN TURNUSOL KÂĞIDI

İmralı’ya gidilmesi tartışması, sadece bir heyet meselesi değil; kimin kim olduğunu, kimin neyi göze aldığını gösteren bir turnusol kâğıdıdır.

İMRALI SÜRECİ: SİYASETİN TURNUSOL KÂĞIDI

İmralı’ya gitmesi planlanan heyetin belirlenmesi ve bu heyetin yapacağı görüşmeler etrafında yürüyen tartışma, aslında bir yandan “çözüm arayışı” söylemiyle sunulurken öte yandan siyasette kimin nerede durduğunu açığa çıkaran bir turnusol kâğıdı işlevi gördü.

Kimlerin gizli “Apocu” olduğu, kimlerin terörle mücadeleyi ilke, kimlerin ise sadece dönemsel bir slogan olarak kullandığı bu süreçte daha net görünür hâle geldi. Kendi partisinden, Abdullah Öcalan’ın ayağına gidilmedi diye istifa edenleri mi ararsınız; dün “Apo düşmanı, Apo’yu asalım” ve önce “asılsın”, sonra “nasılsın” diyerek siyaset yapanların bugün takındığı şaibeli tavırları mı sayarsınız… Hepsi, bu turnusol testinin bir parçası olarak önümüze düştü.

Bir zamanlar Millî Görüşçülerin ikircikli yaklaşımları için ülkücüler arasında çok yaygın bir söylem vardı:
“Bunların dışı yeşil, içi kırmızı.”
Millî Görüşçüler, tarihsel olarak sosyalistlerle çoğu zaman iyi geçinmiş, fakat Türk milliyetçileriyle bir türlü yıldızları barışmamış çevreler olarak anılırdı. Bu söz, onların renkler üzerinden tarif edilen çelişkili pozisyonlarını anlatmak için kullanılırdı.

Bugün geldiğimiz noktada, benzer bir sorgulamayı MHP için yapmaktan kimse kendini alıkoyamıyor. Bir zamanlar Apo düşmanlığı üzerinden “Apo’yu asacağız” sloganlarıyla siyaset yapan MHP’nin bugün İmralı merkezli bir çözüm arayışına başlatıcı olarak rol alması, ister istemez şu soruyu akla getiriyor:

Dışı kırmızı-beyaz olanların içi acaba hangi renk?

Bu elbette ağır bir ithamdır; ancak siyasetin dün söylediğini bugün inkâr eden, dün yere göğe sığdıramadığı ilkeleri bugün görmezden gelen tavrı, bu tür soruları meşru kılan zemini kendi eliyle üretmektedir.

Dünyada eşi benzeri az görülen bir şekilde, kanlı bir terör örgütünün liderinin ayağına gidip onun görüşlerini alma çabası elbette Türk toplumunda büyük bir tepkiye yol açmıştır. Onlarca yıldır can alan, binlerce şehit verdiğimiz bir terör örgütünün başını çözümün merkezine oturtmak, onu siyasetin “doğrudan muhatabı” hâline getirmek ne ahlaken, ne siyaseten, ne de devlet aklı bakımından kabul edilebilir.

Bu noktada Cumhuriyet Halk Partisi’nin, tabanından ve toplumdan yükselen tepkiyi dikkate alarak bu heyete katılmayı —daha doğrusu Abdullah Öcalan’ın ayağına gidecek bir heyette yer almayı— reddetmesini önemli buluyorum.

Bu tutum, kamuoyu baskısının ve toplumsal vicdanın siyaseti nasıl şekillendirebileceğini göstermesi bakımından ayrıca değerlidir. Kim halkın sesine kulak veriyor, kim “ben bilirim” diyerek tepeden bakıyor, bu süreç içinde berraklaşmıştır.

PKK terörünün bitirilmesinde, Abdullah Öcalan’ı çözümün merkezine oturtan bir yaklaşımın ne MHP açısından savunulabilir bir tarafı vardır ne de ülkeyi terör konusunda “sıfır noktasından” alıp önce büyük can kayıplarının yaşandığı bir döneme, ardından da teröre karşı önemli başarıların elde edildiği uzun yıllara taşıyan AK Parti açısından mazur görülebilir.

MHP’nin bugün sergilediği, Öcalan’ı dolaylı da olsa sürecin merkezine yerleştiren tutumu nasıl kabul edilemezse; AK Parti’nin de bu kritik süreçte ikinci planda duruyormuş gibi yaparak sorumluluğu başkalarına yıkmaya çalışan tavrı aynı derecede kabul edilemez. Bu adımları yalnızca bir “devlet projesi” olarak sunmak, aslında siyasi sorumluluktan kaçmanın ince ama çok bilinen bir yoludur.

Devlet elbette süreklidir; fakat demokrasi, alınan kararların ve atılan adımların siyasi sorumluluğunun da adıyla sanıyla üstlenilmesini gerektirir. “Devlet istedi, biz de uyguladık” demek, seçilmiş iktidarların arkasına saklanabileceği bir perde değildir.

Bütün siyasi aktörlere “inisiyatif alma” çağrısı yapmak, hükümet olma sorumluluğu ile bağdaşmaz. Ülkeyi yönetirken yetkilerini kimseyle paylaşmayanlar, iş sorunların çözümünde başarısızlığa gelince sorumluluğu da kimseyle paylaşamaz.

Terörle mücadelede yanlış muhataplıkların, hatalı çözüm arayışlarının ve eksik hesaplanmış açılımların hesabı “devlet böyle uygun gördü” denilerek muğlaklaştırılamaz. Tam tersine, açıkça siyasetin önüne konulmalı ve millet adına sorulmalıdır.

28 Kasım 2025

Ahmet Orhan

YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER