Rüşvetle Yüzleşemeyen Devlet / Ahmet Orhan Yazdı...

Siyasi partilerin gelir kaynaklarının yeterince şeffaf olmaması, seçim kampanyalarının yüksek maliyetleri ve parti içi güç mücadeleleri, zaman zaman kamu kaynaklarının siyasal rekabetin aracı hâline getirildiği iddialarını beraberinde getirmektedir.

Rüşvetle Yüzleşemeyen Devlet / Ahmet Orhan Yazdı...

Ekrem İmamoğlu hakkında yürütülen davanın ilk hafta duruşmaları tamamlandı. Mahkeme salonundaki atmosferin gergin ve tartışmalı olduğu görülüyor. Duruşmalarda dikkat çeken hususlardan biri de bazı tanıkların daha önce verdikleri ifadelerin bir bölümünü geri çekmeleri oldu.

Türk toplumunun hafızasında yer etmiş bir atasözü vardır: “Karakolda doğru söyler, mahkemede şaşar.” Ne yazık ki bu söz, Türkiye’de görülen birçok davada tekrar tekrar doğrulanan bir gerçeğe işaret eder. Tanıkların ilk ifadelerini değiştirmesi, şikâyetçilerin davadan vazgeçmesi ya da ifadelerin geri çekilmesi, Türkiye’de yargı süreçlerinin en çok tartışılan yönlerinden biridir.

Ancak İstanbul’daki bu davayı yalnızca bir yerel yönetim dosyası olarak görmek eksik bir değerlendirme olacaktır. Türkiye’de kamu gücünü kullananların rüşvet, irtikap ve yetkiyi kötüye kullanma suçlamalarıyla karşı karşıya kaldığı davalar, aslında devlet yönetiminin temizliği açısından çok daha geniş bir tartışmanın parçasıdır.

12 Eylül Sonrası İlk Büyük Yolsuzluk Dosyaları

1960 öncesi dönem bir yana bırakılırsa, Türkiye’de siyasetçilerin yolsuzluk suçlamasıyla yargılandığı ilk önemli örnekler 12 Eylül sonrasında ortaya çıktı.

Bu dönemde önce Tuncay Mataracı (Gümrük ve Tekel Bakanı) ile Hilmi İşgüzar (Devlet Bakanı), sonra da İsmail Özdağlar rüşvet ve yolsuzluk suçlamalarıyla yargılanmış; bir süre tutuklu kalarak cezalarını çekmişlerdi.

Bu davalar, Türkiye’de kamu gücünü kullanan siyasetçilerin ilk kez ciddi biçimde hesap verdiği örnekler olarak tarihe geçti. Ancak bu olayların ardından sistematik ve kurumsal bir yolsuzlukla mücadele düzeninin kurulabildiğini söylemek güçtür.

Denetim Mekanizmasının Sınırları

Türkiye’de kamu harcamalarının denetimi esas olarak Sayıştay tarafından yapılmaktadır. Teoride bu kurum, devlet maliyesinin en güçlü denetim mekanizmasıdır.

Ancak uygulamada Sayıştay raporlarının çoğu zaman siyasetin gölgesinde kaldığı yönünde güçlü bir kanaat bulunmaktadır. Denetimlerin muhalefet belediyeleri üzerinde daha sert sonuçlar doğururken, iktidar çevreleri açısından aynı ölçüde etkili sonuç üretmediği yönünde bir algı oluşmuştur.

Bu algının kendisi bile başlı başına bir sorundur. Çünkü hukuk devletinde yalnızca adaletin gerçekleşmesi değil, adaletin tarafsız biçimde gerçekleştiğinin görülmesi de büyük önem taşır.

Siyasetin Finansmanı Meselesi

Türkiye’de yolsuzluk tartışmalarının merkezinde çoğu zaman siyasetin finansmanı meselesi bulunmaktadır.

Siyasi partilerin gelir kaynaklarının yeterince şeffaf olmaması, seçim kampanyalarının yüksek maliyetleri ve parti içi güç mücadeleleri, zaman zaman kamu kaynaklarının siyasal rekabetin aracı hâline getirildiği iddialarını beraberinde getirmektedir.

İstanbul’daki davaya ilişkin iddianamede yer alan bazı iddialar da bu noktaya işaret etmektedir. İddialara göre söz konusu maddi kaynakların, Cumhuriyet Halk Partisi içindeki yapılanmayı değiştirmeye ve yakın gelecekte yapılacak cumhurbaşkanlığı seçimlerinin dengelerini etkilemeye yönelik bir siyasi stratejinin parçası olduğu ileri sürülmektedir.

Bu iddiaların doğruluğu elbette yargılama sürecinde ortaya çıkacaktır. Ancak bu tartışmanın kendisi bile Türkiye’de siyasetin finansmanı meselesinin ne kadar kritik olduğunu göstermektedir.

Rüşvetin İzini Sürmenin Zorluğu

Rüşvet suçlarının soruşturulmasında en etkili yöntemlerden biri, sonuçtan nedene doğru ilerleyen mali incelemelerdir. Yani bir kamu görevlisinin sahip olduğu mal varlığı ile yasal gelirleri arasındaki farkın araştırılmasıdır.

Ancak Türkiye’de bu yöntem çoğu zaman ciddi engellerle karşılaşmaktadır.

Çünkü rüşvetten elde edilen maddi imkânlar çoğu zaman doğrudan suçlanan kişinin üzerinde bulunmaz. Bu varlıklar çoğu zaman yakın akrabalar, güvenilir dostlar ya da emanet ilişkileri üzerinden başka kişiler üzerine dağıtılmış durumda olabilmektedir.

Bu durum, yargı süreçlerinde suçun maddi izlerinin takip edilmesini oldukça zorlaştırmaktadır. Ayrıca Türkiye’de paranın hareketlerini ve mal varlıklarını sistematik biçimde izleyebilecek mekanizmaların henüz tam anlamıyla gelişmemiş olması da önemli bir eksikliktir.

Bu eksiklik, yolsuzlukla mücadelede yargının elini zayıflatan ciddi bir dezavantaj olarak ortaya çıkmaktadır.

Türkiye İçin Gerçek Bir Sınav

Bugün Türkiye’de rüşvet, irtikap, iltimas ve yetkiyi kötüye kullanma suçlarına ilişkin tartışmalar yalnızca belirli davalarla sınırlı değildir. Toplumun önemli bir kesiminde devlet yönetiminin bu tür ilişkilerden arındırılması gerektiği yönünde güçlü bir beklenti bulunmaktadır.

Türkiye’nin bu meseleyle gerçek anlamda yüzleşebilmesi ancak güçlü ve tarafsız bir hukuk düzeniyle mümkündür.

Eğer rüşvetle mücadele yalnızca siyasi rakipleri yıpratmanın bir aracı olarak görülürse, hiçbir dava toplumun vicdanını tatmin etmeyecektir.

Ama eğer hukuk herkes için eşit biçimde işletilebilirse, o zaman Türkiye için gerçek bir dönüm noktası yaşanabilir.

Tarih bize şunu öğretir: Devletleri yıkan şey çoğu zaman dış düşmanlar değil, içeride büyüyen çürümedir.

Roma İmparatorluğu’nun son döneminde tarihçiler bir gerçeği özellikle vurgular: Roma’yı barbarlar değil, rüşvet çürüttü.

Bir devletin hazinesi boşalabilir, ordusu zayıflayabilir, sınırları daralabilir.

Ama eğer adalet duygusu ayakta kalıyorsa, o devlet yeniden ayağa kalkabilir.

Fakat rüşvetin sıradanlaştığı bir yerde önce adalet çöker.

Adalet çöktüğünde ise geriye yalnızca yıkılması zaman meselesi olan bir düzen kalır.

13 Mart 2026

Ahmet Orhan

YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER