Ortadoğu yeniden alevleniyor. İran merkezli kriz, Türkiye’ye Cumhuriyet’in kuruluşunda yapılan stratejik tercihin değerini bir kez daha hatırlatıyor. Batı dünyasıyla kurulan kurumsal bağlar, Türkiye için yalnızca bir ittifak değil; aynı zamanda jeopolitik bir güvenlik sigortasıdır.
Ortadoğu’da barut kokusu yeniden yükseliyor.
Basra Körfezi’nde savaş gemileri, gökyüzünde füze izleri ve başkentlerde alarm halinde bekleyen hükümetler… İran merkezli kriz yalnızca iki devlet arasındaki bir askerî gerilim değil; bütün bölgenin kaderini etkileyebilecek bir jeopolitik sarsıntıya dönüşmüş durumda.
Ortadoğu’nun tarihi bize şunu defalarca göstermiştir: Bu coğrafyada savaşlar çoğu zaman sınırların içinde kalmaz; dalga dalga bütün bölgeyi içine çeker. İran’ın verdiği askerî karşılıkların Körfez ülkelerini ve bölgedeki Amerikan üslerini hedef alması da bu gerçeğin yeni bir örneğidir.
İşte tam bu noktada Türkiye’nin yaklaşık bir asır önce yaptığı stratejik tercih yeniden anlam kazanıyor.
Cumhuriyetin Jeopolitik Pusulası
Cumhuriyetin kurucuları, Osmanlı İmparatorluğu’nun son yüzyılında yaşanan jeopolitik yalnızlığın ağır sonuçlarını dikkatle analiz etmişlerdi. Büyük güçler arasındaki dengeleri doğru kuramayan bir devletin nasıl giderek yalnızlaştığı ve sonunda tarihin sert rüzgârları karşısında savrulduğu açıkça görülmüştü.
Yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti bu hatayı tekrarlamadı.
Cumhuriyet yalnızca yeni bir devlet değil; aynı zamanda yeni bir medeniyet yönelimi olarak ortaya çıktı. “Muasır medeniyetler seviyesi” hedefi, Türkiye’nin yüzünü bilim, hukuk ve kurumsal devlet geleneği üzerine yükselen modern dünyaya çevirmesi anlamına geliyordu.
Bu yönelim zaman içinde NATO üyeliği ve Batı kurumlarıyla kurulan ilişkilerle kurumsal bir çerçeveye kavuştu. Bugün Ortadoğu’nun kırılgan güvenlik ortamında Türkiye’ye istikrar sağlayan en önemli stratejik dayanaklardan biri de işte bu Batı çapasıdır.
Atatürk’ün Dış Politika Derslerinden Biri
1920’lerin sonunda yapılan bir sohbet sırasında Türkiye’nin dış politikada nasıl bir yol izlemesi gerektiği sorulduğunda Atatürk’ün verdiği cevap dikkat çekicidir:
“Bizim için esas olan güçlü olmak ve aklın yolunda yürümektir. Güçlü olan ve aklın yolunda yürüyen milletler dünyada yalnız kalmazlar.”
Bu yaklaşım aslında Cumhuriyetin dış politika felsefesini özetler. Türkiye, dünyadan koparak değil; uluslararası sistemin içinde yer alarak güçlü olacaktır.
İran’ın Yalnızlığı ve Bölgesel Gerçek
İran bugün Ortadoğu’nun en güçlü askerî aktörlerinden biridir. Ancak aynı zamanda ciddi bir uluslararası izolasyon içindedir.
Ekonomik yaptırımlar, diplomatik gerilimler ve güvenlik baskıları İran’ı adeta bir jeopolitik kuşatma psikolojisine sürüklemiştir. Son gelişmeler de bunu açık biçimde göstermektedir. İran’ın attığı füzeler yalnızca İsrail’i değil; Körfez’deki Amerikan üslerini ve bölgedeki bazı ülkeleri de hedef almıştır.
Bu durum, Ortadoğu’da yalnız hareket eden bir devletin nasıl hızla geniş çaplı bir krizle karşı karşıya kalabileceğini ortaya koymaktadır.
Türkiye ise farklı bir konumdadır. Coğrafi olarak Ortadoğu’nun merkezinde yer alsa da kurumsal olarak Batı güvenlik mimarisinin parçasıdır. Bu durum Türkiye’ye hem askerî caydırıcılık hem de diplomatik manevra alanı sağlamaktadır.
S-400 Krizi ve Stratejik Denge
Son yıllarda Türkiye ile Batı ittifakı arasında yaşanan S-400 krizi ve F-35 programından çıkarılma süreci önemli tartışmalara yol açmıştır.
Ancak tüm bu gerilimlere rağmen değişmeyen bir gerçek vardır: Türkiye ile NATO arasındaki ilişki karşılıklı vazgeçilmezlik üzerine kuruludur.
Türkiye olmadan NATO’nun Karadeniz’den Doğu Akdeniz’e uzanan stratejik hattı eksik kalır. NATO olmadan da Türkiye’nin savunma mimarisi ciddi bir teknolojik riskle karşı karşıya kalabilir.
Bu nedenle yaşanan gerilimleri bir kopuş olarak değil, Türkiye’nin ittifak içindeki stratejik ağırlığını yeniden tanımlama süreci olarak okumak gerekir.
Cumhuriyetin İkinci Yüzyılı: Millî Kanatlar
Bugün Türkiye savunma sanayiinde tarihsel bir dönüşüm yaşamaktadır. KAAN savaş uçağı, SİPER ve HİSAR hava savunma sistemleri gibi projeler yalnızca askerî araçlar değildir.
Bunlar, Cumhuriyet’in kuruluş felsefesindeki “tam bağımsızlık” idealinin 21. yüzyıldaki teknolojik karşılıklarıdır.
Türkiye’nin hedefi nettir: Batı güvenlik mimarisinin içinde yer alan, ancak savunma teknolojisini mümkün olduğunca kendi kaynaklarıyla üreten bir devlet olmak.
Fırtınanın Ortasında Bir Çapa
Bugün İran merkezli kriz, Ortadoğu’nun ne kadar kırılgan bir coğrafya olduğunu bir kez daha göstermektedir.
Bu coğrafyada devletler ya büyük güçlerin gölgesinde savrulur ya da güçlü ittifakların sağladığı güvenlik şemsiyesi altında ayakta kalır.
Cumhuriyetin kurucuları bundan yüz yıl önce doğru soruyu sormuşlardı: Türkiye bu fırtınalı coğrafyada yalnız bir gemi mi olacaktı, yoksa güçlü ittifakların içinde güvenli bir rota mı çizecekti?
Bugün İran üzerinde kopan fırtına bize bir gerçeği yeniden hatırlatıyor:
Cumhuriyetin Batı’ya attığı çapa yalnızca bir tercih değil, Türkiye’nin jeopolitik kaderidir.
09 Mart 2026
Ahmet Orhan
