
Bir mahkeme kararıyla başlayan tartışma, kısa sürede hukukun sınırlarını, siyasetin yönünü ve devlet aklının hangi eksene taşındığını sorgulatan tarihî bir kırılma anına dönüştü.
CHP ile DEM Parti arasındaki “kent uzlaşısı” kapsamında CHP listelerinden Esenyurt Belediye Başkanı seçilen Ahmet Özer hakkında verilen altı yılı aşkın hapis cezası, yalnızca yerel siyaseti değil, Ankara’daki siyasi yapıları da etkiledi.
Karara yönelik ilk ve en dikkat çekici tepki ise beklenmedik bir yerden geldi. MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, mahkeme kararının isabetli olmadığını belirterek temyiz sürecinde bu hatanın mutlaka düzeltilmesi gerektiğini ifade etti. İşin aslına bakılırsa, Ahmet Özer’in tutuklu yargılanmasına yönelik itirazın da Bahçeli’den geldiği düşünüldüğünde, bu değerlendirme hiç de sürpriz sayılmaz.
Bu açıklamanın hemen ardından MHP Sözcüsü ve Hukuk İşlerinden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Fethi Yıldız’ın X hesabından yaptığı paylaşım, liderinin düşüncelerini pekiştirme anlamı taşıyordu. Yıldız’ın, mahkemelerin kanunu “zamana göre” yorumlaması gerektiğini ima eden sözleri, yargının tarafsızlığı ve hukukun evrenselliği konusunda yeni bir polemiğin kapısını araladı.
Fethi Yıldız paylaşımında şu ifadeleri kullandı:
“Hukuk kuralları yerinde durur; hayat ise sürekli değişir, gelişir, her an başka bir yapıya dönüşür. Adalet dağıtımında görev alanlar, soyut hukuk kurallarını somut olaylara uyarlarken, kanunları doğru yorumlamak ve isabetli biçimde uygulamakla yükümlüdür. Çünkü hukuk, ezberlenen maddelerden ibaret değil, vicdanla yoğrulmuş bir akıl işidir.”
Adalet, yalnızca bir karar cümlesi değil, bir medeniyet iddiasıdır.
Hüküm, öfkeyle değil hukukla kurulur; gerekçesi toplumu ikna eder ve gerisi tarihin şahitliğine bırakılır.
Hukukun siyasi konjonktüre göre eğilip bükülebileceği düşüncesi, yalnızca bir davanın değil, bütün bir adalet sisteminin sorgulanmasına yol açabilecek tehlikeli bir yaklaşım olarak kayda geçti.
Tartışmayı daha da derinleştiren bir başka sahne ise Devlet Bahçeli’nin bir televizyon programında gazetecilere, “kurucu önder” olarak adlandırdığı Abdullah Öcalan’dan kendisine hediye edilen, Urfa’da dokunmuş bir kilimi göstererek bundan duyduğu memnuniyeti dile getirmesi oldu. Bu görüntü ve kullanılan kavram, yalnızca bir nezaket anı değil, uzun süredir inşa edilen siyasi bir zihniyet değişiminin sembolik ifadesiydi.
Bütün bu örnekleri bir araya getirdiğimizde, Bahçeli’nin kendi ifadesiyle “A noktası ile B noktası arasındaki en kısa yol düz bir çizgidir” şeklinde tanımladığı stratejinin; yani devletin terörü önleme sürecinde doğrudan Abdullah Öcalan’ı muhatap alma yaklaşımının bilinçli bir tercih olduğu anlaşılmaktadır. “PKK’nın kurucu önderi” ifadesiyle meşrulaştırılmaya çalışılan bu çizgi, o günden bugüne Bahçeli ile Öcalan arasında özel ve ayrıcalıklı bir siyasal ilişki geliştirildiği izlenimini güçlendirmektedir. Bu ilişkinin bir diğer sonucu da Bahçeli’nin, DEM’in ve SDG gibi PKK türevi yapıların, Apo’nun söylemlerine aykırı uygulamalar içinde olduğu yönündeki değerlendirmeleridir.
Daha da dikkat çekici olan ise bu süreçte Devlet Bahçeli’nin, “Terörsüz Türkiye” söylemi çerçevesinde, AK Parti ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan dahi daha ileri bir noktaya savrulmuş olmasıdır. AK Parti’nin üzerinde konuşmaktan kaçındığı umut hakkı konusunda açık ve net cümleler kurabilmesi, kanuni düzenlemeler için yürütmeden daha istekli bir tutum sergilemesi, MHP’nin geleneksel devlet ve terör algısıyla derin bir çelişki üretmektedir.
Ortaya çıkan tablo, yalnızca bir siyasi manevra değildir. Bu tablo, MHP tarzı milliyetçi söylemin, güvenlik politikasının ve devlet aklının hangi noktaya taşındığını sorgulamayı zorunlu kılan tarihî bir kırılma anıdır.
Geldiğimiz bu noktada belki de asıl soru şudur:
Hukuk, zamana göre mi şekillenecektir, yoksa zaman, hukukun sınırlarına mı çekilecektir?
26 Ocak 2026
Ahmet Orhan
Güncelleme Tarihi: 27 Ocak 2026, 11:12