Kalemin Suç Delili Sayıldığı Günlerden Geçiyoruz

Bazı cümleler vardır; mahkeme tutanaklarına değil, bir ülkenin hafızasına kazınır.

Kalemin Suç Delili Sayıldığı Günlerden Geçiyoruz


 

Bazı cümleler vardır; mahkeme tutanaklarına değil, bir ülkenin hafızasına kazınır.
Bugün Ekrem İmamoğlu hakkında, savunmasının içinden çekilip alınan ifadelerle yeni bir soruşturma açılması tam da böyle bir cümledir.

Savunma hakkının bile suç deliline dönüştürüldüğü bir yerde artık sadece bir dava konuşulmaz; bir toplumun nereye savrulduğu konuşulur.

Bu ülkede gazeteci olmak, artık gerçeği yazmak değil; gerçeğin bedelini ödemek meselesidir.
Mahkeme koridorlarında dosyalar yığılırken, o dosyaların içinde sadece isimler yok; bir ülkenin vicdanı da sıkışmış durumda.

Ve en acı tarafı şu:
Halkın hakkını savunanla, o hakkı gasp eden arasında toplumun büyük bir kısmı artık ayrım yapmıyor.
Hatta daha kötüsü, yapmak istemiyor.

Çünkü gerçek rahatsız eder.
Çünkü doğru, konforu bozar.

“Aydın olmak bu ülkede çekilmiyor” cümlesi bir sitem değil, bir tespittir.
Bu coğrafyada düşünen, yazan, sorgulayan herkes bir şekilde ya susturuldu ya da yalnız bırakıldı.

Sabahattin Ali, Kürk Mantolu Madonna ile milyonların kalbine dokundu ama kendisi bir sınır kasabasında sessizce yok edildi.
“Aldırma gönül aldırma” diye yazarken, aslında bir millete sabretmeyi değil, alışmayı öğrettiler.

Alıştık.

Haksızlığa alıştık.
Adaletsizliğe alıştık.
Hatta adaletsizliği savunmaya bile alıştık.

Mahkeme salonlarının duvarlarında hâlâ “Adalet mülkün temelidir” yazar.
Ama artık o cümlenin altına küçük bir dipnot düşülmeli:

“—Kime göre?”

Çünkü bugün adalet, herkes için aynı işlemediğini bu kadar açık gösterirken hâlâ “sistem çalışıyor” diyebilen bir kitle var.
İşte asıl mesele burada başlıyor.

Sorun sadece yargı değil.
Sorun, o yargının böyle işlemesine sessiz kalan toplum.

Gazeteciler gözaltına alınıyor.
Bazen haber yaptıkları için değil…
Haber yapabilecekleri ihtimali için. (Bu rekor Türkiye'de tek olduğu için şahsım tarafından kırılmıştır. Haber yaptığım için değil, yaptıkları bir hatanın farkına varıp, bu bunu haber yapabilir diye gözaltına alınan şu ana kadar ülkede tek gazeteciyim.. Detayları internette araştırın olmadı, yapay zekaya sorarsanız söyler)

Bu, hukukun değil korkunun refleksidir.

Ve korku bulaşıcıdır.
Topluma yayıldıkça insanlar susar, sustukça da bu düzen güçlenir.

Bugün gelinen noktada gazetecilik; kalemle değil, cesaretle yapılan bir iştir.
Ama ironik olan şu ki, cesareti olanlar hedefte, susanlar “makul” sayılıyor.

Bir hikâye anlatayım.

Küçük bir mahkeme salonunda bir öğretmen yargılanıyordu.
Suçu, yazdığı şiir kitabıydı.
Kitabın kapağı kırmızıydı.
Adı da “Sınıf”tı.

Savcı, kitabın isminden ve renginden suç çıkardı. İddianamesine şöyle yazdı.."TCK’nın 216. maddesine göre,(yani “halkın; din, dil, ırk, mezhep, sosyal sınıf veya bölge farklılığı açısından farklı özelliklere sahip bir kısmını, diğer bir kısmı aleyhine kin ve düşmanlığa ittiği gerekçesiyle suçludur.
Nazım Hikmet’in kitaplarından sonra ilk kez bu kitap toplatılmış ve yasaklanmıştı.
Yasaklanmıştı kitap, "kapağını rengi kırmızıydı."
 "Adı da Sınıf’tı.
Bu kitap bir şiir kitabıydı.. İçinden suç çıkarılan mısralarda şunlar yazıyordu.
Benim bilgili, becerikli çocuğum, kalktığın zaman tahtaya yüzünün kızarması neden?
Ayağında sağlamca bir papuç sırtında bir ceket yok diye mi?
 Ne var bunda sıkılacak, utanmak bize düşer çocuğum!
Hakim hükmü verdi. "6 ay hapise hükmedilmiştir"
O öğretmen 6 ay hapis yattı.
Yetmedi, 6 aydan fazla yatmış gibi gösterilip öğretmenlik mesleğinden de atıldı.
Ama o yazmaya devam etti.
Çünkü bazı insanlar susarsa, dünya gerçekten karanlık olur.

O öğretmenin adı Rıfat Ilgaz’dı.
Ve siz bugün onun Hababam Sınıfı ile gülüyorsunuz.

Ama o, bu ülkenin gerçeğini ağlayarak yazdı.

Bugün değişen ne?

Sadece yöntemler.

Dün kitabın kapağından kırmızı diye suç üretenler vardı, bugün cümlenin içinden suç çıkaranlar var.

Dün kapak resmi kırmızı diye, ismi de“Sınıf” olan şiir kitabı tehlikeliydi, bugün ise “savunma”.

Ve en sert soruyu buraya bırakmak gerekiyor.

Bu ülkede adalet gerçekten yok mu, yoksa biz onun yok sayılmasına alıştık mı?

Çünkü bir toplum, doğruyu bile bile ıskalıyorsa…
Artık mesele baskı değil, tercihtir.

Ve tercih edilen her sessizlik, bir sonraki adaletsizliğin ortağıdır.
Ben yazıyorum, çünkü sessizliklere ortak olmak hiç istemiyorum. O sessiz kitle ile eskilerin dediği gibi "aynı fırında ortak ekmek bile etmem" 
Dilimizde tüy bitti be.. Hala boş boş olanı biteni seyrediyor, burnunun dibindekini de  güya görmüyor öylesine bakıyor, üstüne de fikirsiz fikirsiz gülüyorlar..
En üstün amele inanıyorum ben.. Onlara da "Allah için buğz"  ediyorum..
30 Mart 2026
Mustafa Temiz

Güncelleme Tarihi: 30 Mart 2026, 19:06
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER