Bir Gecede Câhil Kalanlar ve Bin Yıldır Uyanamayanlar / Mustafa Temiz Yazdı...

Harf devrimi oldu, latin alfabesine geçtik ya...“Bir gecede bizi câhil bıraktılar” diyorlar.

Bir Gecede Câhil Kalanlar ve Bin Yıldır Uyanamayanlar / Mustafa Temiz Yazdı...

Harf devrimi oldu, latin alfabesine geçtik ya...“Bir gecede bizi câhil bıraktılar” diyorlar.
Oysa câhilliği bir gecede kazanmadık biz;
yüzyıllardır süren tembelliğimizin, sorgulamayı günah sayışımızın, aklı rafa kaldırışımızın bir sonucudur bu.

Peki Araplar?
Binlerce yıldır aynı harflerle yazıyor, aynı kelimeleri okuyorlar.
Ama neden hâlâ geri kalmış durumdalar?
Neden bilimde, sanatta, teknolojide, düşüncede bir adım öne çıkamıyorlar?
Demek ki mesele harflerde değil, zihniyette.
Alfabeyi değil, aklı değiştirmek gerekiyordu.

Harfleri değiştirmek değil, düşünmeyi bırakmak insanı câhil yapar.
Bir toplumun elinden bilim alınırsa, ister Arap harfleriyle ister Latin harfleriyle yazsın, karanlıktan kurtulamaz.
Cehalet öyle bir virüstür ki; bir gecede bulaşmaz ama bir asırda bile silinmez.
Ve en tehlikelisi, bu virüsün taşıyıcısı olanların, kendini “uyanık” sanmasıdır.

Bugün hâlâ “dedemin mezar taşını okuyamıyorum” diye sitem edenlere soruyorum:
Senin deden, kendi dedesinin mezar taşını okuyabiliyor muydu?
Demek ki mesele alfabe değil, öğrenmeye niyet.
İsteyen öğrenir.
İnsanı câhilliğin karanlığından kurtaran, ne kalemdir ne hoca; iradedir.

Dünyada 1 milyar 700 milyon Müslüman var, yalnızca 17 milyon Yahudi.
Ama bilime, sanayiye, Nobel ödüllerine, insanlığa katkıya bakınca tablo ortada.
Kalabalık olmak bir meziyet değil; kaliteli insan yetiştirebilmek mesele.
Peygamberimiz “ümmetimin çokluğuyla övüneceğim” buyurmuştu;
ama bu kadar vasıfsız kalabalığın haliyle karşılaşsaydı, ne derdi acaba?

Kur’an’daki “Şura” (danışma) emri, bir yönetim anlayışı haline gelebilseydi,
bugün adına Cumhuriyet dediğimiz sistem zaten İslam’ın özünden doğardı.
Atatürk bunu gördü, anladı, ve 23 Nisan 1920’de TBMM kürsüsünün arkasına şu ayeti yazdırdı.
“Onlar işlerini aralarında istişare ile yürütürler.” (Şura 42:38)
Hiçbir İslam devleti bu ayeti yönetim binasına asamadı, çünkü o duvarlar tek adamların gölgesinde inşa edilmişti.

Cumhuriyet, insanlığın binlerce yılın süzgecinden geçmiş ortak aklının ürünüdür.
Saltanatın karşısındadır.
Hanedanlığın karşısındadır.
Tek adamlığın karşısındadır.
Çünkü Cumhuriyet, “emanetleri ehline veriniz” (Nisa 4:58) emrinin vücut bulmuş hâlidir.
Ama bizim tarihimiz, emanetin hep babadan oğula devredildiği karanlık sayfalarla doludur.

Bugün hâlâ Cumhuriyet’e dudak büküp, Atatürk’e dil uzatanlar var.
Oysa bilmezler ki, Cumhuriyet sadece bir yönetim biçimi değil; insanın haysiyetidir.
Orada parmaklar değil, fikirler yarışır.
Orada üstünlerin hukuku değil, hukukun üstünlüğü hüküm sürer.
Orada özgürlük, adalet ve vicdan yan yanadır.
Cumhuriyet, saltanatın değil, insanın vicdanının ta kendisidir.

Bir düşünün!
Daha bir kaç yıl önce İstanbul'da bir konsoloslukta asitle yok edilen bir gazetecinin cesedini hatırlayın.
Cana kıymayın diyen Allah’ın emrini hiçe sayanlar kimdi?
Müslüman Araplar değil miydi?
Vicdanın olmadığı yerde iman, bilimin olmadığı yerde gelişme olmaz.
Diller kutsal değildir; ahlak ve akıl kutsaldır.

Gerçekten Kur’an’ın özüne inansaydık, Cumhuriyet’e “hayır” demek mümkün olur muydu?
Zira Cumhuriyet, Kur’an’ın “emaneti ehline veriniz” emrinin en sade, en insani hâlidir.
Cumhuriyet’e “hayır” diyen, aslında Kur’an’a da hayır demektedir.

Bugün bize düşen, bu mirası tartışmak değil;
onu akıl, bilim ve adaletle taçlandırmaktır.
Çünkü Cumhuriyet, sadece bir rejim değil, insan olmanın onurudur.

Rabbim; 102 yıl önce bize armağan edilen bu değerin kıymetini bilmeyi nasip et.
Bizi, aklı ipotekli, iradesi teslim alınmış birer mirasyedi yapma.
Unutmayalım...
Cehalet, inkılapların değil; bilimin yokluğundan doğar.

31 Ekim 2025

Mustafa Temiz

Güncelleme Tarihi: 31 Ekim 2025, 00:34
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER