Bu ülkede barışı kim, nasıl, neyle inşa ediyor?

Bu iş uluorta konuşulmalıdır. Her geçen gün yapılan açıklamaların birbiriyle çelişmesi, gelişmeleri izleyen halk üzerinde şüpheyi ve sürece inanmamayı körüklemektedir.

Bu ülkede barışı kim, nasıl, neyle inşa ediyor?

PKK’nın silah bırakma açıklaması, ilk bakışta umut verici bir gelişme gibi lanse edildi.

Ancak bu açıklamayı izleyen süreç, Türkiye’nin demokratik sisteminin ne ölçüde işlemediğini, Meclis’in dışlandığı bir güvenlik politikası pratiğiyle bir kez daha yüzleştiğimizi gösteriyor.

“Umut hakkı” adı altında yürüyen bu tartışma, aslında bir anayasa ve hukuk tartışmasıdır. Ve en başta şu soruyla başlamalıyız:
Bu ülkede barışı kim, nasıl, neyle inşa ediyor?

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’na göre, yasama yetkisi halkın seçtiği Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne aittir.

Millî iradenin tecelligâhı olan bu Meclis, sadece yasa çıkarmakla değil, aynı zamanda ülkenin iç ve dış güvenliğine ilişkin kararların meşru tartışma zemini olmakla yükümlüdür.

Anayasa’nın 6. ve 7. maddeleri, “egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğunu” ve bu egemenliğin yalnızca yetkili organlarca kullanılabileceğini açıkça düzenler.

Oysa bugün, PKK’nın geleceğine ilişkin yapılan açıklamalar ve Öcalan’ın pozisyonuna dair öneriler Meclis’ten bağımsız yürütülmekte, milletin iradesi hiçe sayılmaktadır.

Adalet Bakanı Tunç’un “böyle bir görüşme yok” diyerek süreci inkâr etmesi, hukuki sorumluluğu ortadan kaldırmaz.

Çünkü yürütmenin kendi içinde çelişen açıklamalar yapması, devlet ciddiyetini zedeler; kamuoyunda meşruiyet krizi yaratır.

Bu süreç deyim yerindeyse MHP, DEM ve AKP üzerinden yürütüldü.
Bakan Tunç olaya sonradan dahil olmasına rağmen bir açıklama yaptı. Karşılığı hemen geldi. DEM Parti Sözcüsü Ayşegül Doğan, Adalet Bakanı Yılmaz Tunç'un terör örgütü PKK lideri Abdullah Öcalan'a umut hakkının uygulanıp uygulanmayacağına dönük yanıtına tepki gösterdi. Doğan, Bakan Tunç'a:
“Umut hakkı tartışmasından bağımsız; üslubunuz bu süreçte ihtiyacımız olan yapıcı dilden uzak, ne yazık ki zehirleyici bir etki yaratıyor.” dedi.

Bu iş uluorta konuşulmalıdır. Her geçen gün yapılan açıklamaların birbiriyle çelişmesi, gelişmeleri izleyen halk üzerinde şüpheyi ve sürece inanmamayı körüklemektedir.
Halk tüm gelişmeleri ortaya koyarak sesli olarak soruyor: Kime inanacağız?

Lozan Anlaşması (1923), Türkiye Cumhuriyeti’nin uluslararası meşruiyetinin temelini oluşturur. Bu anlaşma ile Misak-ı Millî çerçevesinde tanımlanan ulusal sınırlar belirlenmiş, Kürt meselesi dahil olmak üzere tüm etnik farklılıklar “tek millet, tek devlet” anlayışıyla düzenlenmiştir.

Bugün gelinen noktada, Lozan'ın öngördüğü üniter yapıyı hedef alan bölgesel projeler – özellikle Suriye ve Irak’taki PYD/YPG yapılanmaları üzerinden – bir tür rövanş senaryosu şeklinde gündeme getirilmektedir.

PKK’nın Türkiye’de “isim olarak” silah bırakması, ancak Suriye’de SDG, Irak’ta farklı alt birimler olarak varlığını sürdürmesi, üniter devlet yapısının dışarıdan kuşatılması anlamına gelebilir mi?

Bu nedenle Türkiye içinde atılan her adımın, dış cephelerdeki uzantılarıyla birlikte ele alınması bir millî güvenlik zorunluluğudur.

Aksi takdirde, parça parça çözülmenin eşiğine gelen bir güvenlik stratejisiyle karşı karşıya kalırız.

Kamuoyunda sıkça dile getirilen “umut hakkı”, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin (AİHM) ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası alan mahkûmların yaşam boyu umutsuzluğa mahkûm edilemeyeceği yönündeki içtihadına dayanır. Bu ilke, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 3. maddesinde düzenlenen “insanlık dışı muamele yasağı” ile bağlantılıdır.

Ancak Türkiye’de Abdullah Öcalan örneğinde olduğu gibi anayasal düzene ve devletin varlığına karşı silahlı isyan yürütmüş ve on binlerce insanın ölümünden sorumlu olan bir figür için umut hakkının uygulanması, kamu vicdanını derinden yaralayacak sonuçlar doğurur. Buradaki sorun yalnızca hukuk değil, aynı zamanda meşruiyetin psikolojik ve ahlaki zeminidir.

Nitekim Anayasa’nın 14. ve 26. maddeleri, temel hakların devletin bölünmez bütünlüğünü tehdit eden fiiller için sınırlanabileceğini düzenler. Öcalan örneğinde olduğu gibi ağır suçlarda “umut hakkı”nın sınırsız ve sorgusuz biçimde uygulanması, Anayasa’nın açık hükümlerine aykırılık oluşturur.

Yeni yasama dönemine ertelenen anayasa değişikliği süreci, yaz tatili boyunca siyasi gündemin flu kalmasına neden olacaktır. Bu da halkta büyük bir endişeye yol açmaktadır. Zira Türkiye’de geçmişte de barış süreçleri yaz tatilleri, kapalı toplantılar ve kamuoyuna yansıtılmayan müzakerelerle sürdürülmüş; sonunda büyük güven bunalımları yaşanmıştır.

Yakın zamanda unutamadığımız böyle bir sessizlik sürecinin ardından, tünellerle dolu ilçelere devletin nasıl girebildiğini; o bölgeden gelen tünel şehitlerinin tabutları ve üstüne örtülen onlarca Türk bayrağının görüntüleri hâlâ gözümüzün önünde...

Bu bağlamda soruyoruz:
Yaz boyunca kim, nerede, kiminle neyi konuşacak?
Meclis devre dışı bırakılmışken, halk hangi süreçten nasıl haberdar olacak?

Bu soruların cevabı verilmeden atılacak her adım, siyasi şeffaflık ve hukuki meşruiyet açısından sakattır.

Barış istiyorsanız, önce devleti ciddiye almalısınız.
Devlet dediğiniz şey, bireylerin keyfi beyanlarıyla değil; Anayasa’yla, Meclis’le, yasayla yürür.

Bugün “silah bıraktık” açıklaması yapılıyor ama örgütün diğer uzantılarının ne yapacağı hâlâ muamma. Meclis devre dışı, halk bilgisiz, devlet ise sessiz.

Türkiye Cumhuriyeti, 100. yılını geride bırakmış bir devlettir. Böyle bir devlet, gizli müzakerelerle, çelişkili açıklamalarla, anayasa dışı jestlerle yönetilemez.

Herkesin sorumluluğu vardır. Ve bu sorumluluk sadece koltuklara değil, tarihe karşı da taşınır.

İşte tam burada asıl soruyu sormamız gerekiyor:

Bu ülkede kimin ne yaptığı, hangi yetkiyle konuştuğu, hangi planın devreye sokulduğu artık Meclis’te mi tartışılacak, yoksa sadece televizyon açıklamalarıyla mı öğreneceğiz?

Bıktık be kardeşim… Akşam oldu mu bu ülkenin televizyonlarında ahkâm kesen hadsizlerden... Her kafadan bir ses çıkıyor. Onları değil, devletin ne yapacağını duymak istiyoruz...

Mecliste üçüncü sırada bir partinin, aylardır hastalığından dolayı yüzünü bile göremediğimiz genel başkanının adı da “Devlet.”
Onu mu dinleyeceğiz?
Onu dinlerken de kafamız karışıyor. Bir gün siyah dediğine, ertesi gün beyaz diyor...

Gündemi belirleyen, siyasi tarihimizde “erken seçim” kararlarını açıklayan Bahçeli idi...

Yakın zamanda “Mustafa Kemal'in askerleriyiz” diyerek ordudan atılan genç teğmenlerin cezalandırılması gerektiğini ilk söyleyen de Bahçeli’ydi.

Abdullah Öcalan'a “gelsin Meclis'te DEM Parti grup toplantısında konuşsun” diyen de, “umut hakkı” diyen de yine Bahçeli’ydi...

Hatta mealen, “PKK kongresini Malazgirt'te toplasın, sponsorluğunu da DEM'li belediyeler yapsın” diyen de Devlet Bahçeli’ydi...

Sanırım gene onun ağzına bakmaya devam edeceğiz… Sandığa kadar durumu böyle idare edeceğiz millet olarak, başka çaremiz yok.

Ama biz en büyüğüz; 3 partiden de büyüğüz. Biz Büyük Türk Milletiyiz.
Demokrasimizi geliştireceğiz. Sandıkta biz ne dersek o olacak.
İşte o vakit gelince, biz millet iradesi olarak işte o zaman konuşacağız...


14 Mayıs 2025

Mustafa Temiz

Güncelleme Tarihi: 14 Mayıs 2025, 16:33
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER