Bu sözle, kişinin içinde bulunduğu durumun kötüye gittiği, artık hoş görülmeyeceği ya da cezalandırılmasının yakın olduğu ima edilir.
“Suyun ısındı” deyimi, tarih boyunca cezalandırma ve işkenceyle ilişkilendirilmiştir.
Osmanlı zindanlarında sıcak su işkenceleri öncesinde söylenen bu cümle, o kişinin artık dönüşü olmayan bir cezayla yüzleşeceğini bildirirdi.
Deyimin daha karanlık bir kökeni de var.
Osmanlı döneminde zindanlarda ya da mahpushanelerde bazı mahkûmlara uygulanacak cezalar öncesinde, cezalandırma yöntemine göre su ısıtılırdı.
Tarihsel bilgilere göre, suçlulara sıcak suyla işkence edilen bazı uygulamaların olduğu da zamanında yazılıp çizilmiştir.
Bu nedenle bir mahkûma “Suyun ısındı!” demek, onun cezasının vakti geldiğini bildirmek anlamında kullanılırmış.
Bu kullanımdan zamanla mecaz bir anlam doğmuş.
Bir kişi için “Suyun ısındı” dendiğinde, artık ceza, bedel, azarlama veya bir sonun yaklaştığı ima edilir hale gelmiş.
Günümüz Türkiye’sinde bu deyim artık sadece sosyal medyada yazılıp geçilen sıradan bir söz değil.
Bana göre bu deyimin yazılması ve hemen ardından gelişen olayların bir de isimle belirtilmiş olması, “Suyun ısındı” sözünü doğrudan bir tehdit aracına dönüştürmüştür.
Hele ki bu söz, bir Cumhurbaşkanı Danışmanı tarafından, üstelik açıkça bir gazeteciye —Fatih Altaylı’ya— yöneltilmişse… Bu, artık kelimelerin arkasına saklanılmayan bir gözdağıdır.
Baroların ve hukukçuların, aylardır süren İstanbul merkezli operasyonları televizyonlarda tartışırken kullandığı "Yargı bağımsızlığı yok sayılıyor" yorumları tam da bu noktada anlam kazanıyor.
Gazeteci Altaylı’ya yöneltilen bu tehdidin ardından sadece saatler içinde başlatılan soruşturma, gözaltı süreci ve tutuklama kararı; yargının bağımsız bir şekilde değil, siyasi refleksle harekete geçtiğini bir kez daha gözler önüne sermedi mi?
Hukukun siyasallaştığı bir düzende miyiz?
Yargı artık sadece iktidarın sopası olarak mı kullanılıyor?
Adalet terazisi değil, güç terazisi mi işlemeye başladı?
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 26. maddesi açıkça ifade eder:
"Herkes düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla açıklama ve yayma hakkına sahiptir."
Gazeteciler için bu hak, kamu yararı adına gerçeği aramak ve eleştirmek sorumluluğuyla birlikte gelir. Eleştiri suç değildir, gazeteciliğin özüdür.
Ama bugün geldiğimiz noktada, bu anayasal hak ya yok sayılmakta ya da "su ısıtılarak" bastırılmaktadır.
Fatih Altaylı’nın “Suyun ısındı” tehdidinden hemen sonra gözaltına alınması, bir gece nezarette kalması ve tutuklanması, Türkiye’de hukukun bağımsızlığının değil, talimatla çalışan bir mekanizmanın devrede olduğunu ortaya koymaktadır.
Ardından gelen bir başka adım da, Altaylı’nın yayın yaptığı YouTube kanalı hakkında, 72 saat içinde lisans alınmaması hâlinde erişim engeli getirileceği tehdididir.
Bu, doğrudan doğruya bir susturma, sansür ve medya tasfiyesi operasyonudur.
Muhalif televizyonlara karartma cezaları veren RTÜK, eli kolu bağlı cezaevindeki bir gazetecinin kanalı için 72 saat süre vererek denetim mi yapmaktadır?
Gelişmelere bakıldığında insan “Denetim mi, mobbing mi?” diye sormadan edemiyor.
RTÜK ve benzeri kurumlar, mahkemeler ve kolluk kuvvetleri artık kamunun değil, iktidarın çıkarlarını koruyan aygıtlar mı hâline getiriliyor?
Hukuk devletinde olması gereken; bir suç varsa delilleriyle soruşturmak, kişileri tehdit etmek değil, yargı önünde adilce hesaba çekmektir.
Bugün Altaylı, dün başka bir gazeteci, yarın bir akademisyen, öbür gün bir öğrenci…
Her kim ki ses çıkarıyor, iktidara dair eleştiri yapıyor, “su ısıtılıyor.”
Bu tehdit dili, bir ülkeyi demokratik değil, otoriter bir rejime dönüştürür.
Korku ikliminde büyüyen hiçbir toplum özgür olamaz.
Bugün “Suyun ısındı” sözü bir gazeteciye söylendi, ama aslında hepimize…
Susarsak, sıranın bize geleceği çok açık.
Çünkü bağımsız yargının olmadığı, hukuk devletinin çöktüğü bir ülkede hiç kimse güvende değildir.
Hukuka ve adalete güvenmek istiyoruz.
Ankara’da yürekli savcılar ve terazisi şaşmayan hâkimlerin varlığına hâlâ inanmak istiyoruz.
Demokratik ve anayasal hakların hiçe sayıldığı bu sürecin artık sona ermesini; huzurlu, gelecek kaygısı duymadan, kazanabildiğimiz parayla kimseye muhtaç olmadan yaşamak istiyoruz.
İstiklal Marşımızın “Korkma” olan ilk kelimesi bize cesaret ve umut vermeli.
Korkmamak için konuşmalı, susmamak için yazmalıyız.
Sorup sorgulamalı ve gerçeği bulabilmeliyiz.
Çünkü gerçek, birilerinin sıcak suyuna rağmen var olmaya devam edecek.
Vatandaşın bu kadar mutsuz, karamsar ve endişeli yaşadığı, bu süreçten bıktığı bir ülkede elbet sandıklara dökmek için ısıttığı suyu da olacaktır.
Yani bu işler ve geçim derdi böyle devam ettikçe,
iktidarın da "suyu çoktan ısındı" diyen kalabalık milyonlar olacaktır.
Velhasıl…
“Hamama giren terler” derler ya hani.
Ben de diyorum ki: “Bir de sandığa girenler terler.”
23 Haziran 2025
Mustafa Temiz
