Bu tutum, geçici bir siyasal tercihin değil; Osmanlı’dan Cumhuriyet’e aktarılan tarihsel devlet aklının doğal bir sonucudur. Türkiye, bulunduğu coğrafyada tarihinden gelen birikimiyle edilgen bir unsur olmayı reddetmiş; her zaman denge kuran, gerektiğinde oyunu bozan ve oyun kuran bir güç olma iradesini korumuştur.
Cumhuriyet’in ilk yıllarında Mustafa Kemal Atatürk’ün öncülüğünde hayata geçirilen dış politika anlayışı bunun en açık göstergesidir. Komşularla imzalanan dostluk ve saldırmazlık anlaşmaları, Balkan Paktı ve Sadabat Paktı gibi bölgesel girişimler, genç Türkiye’nin daha kuruluş aşamasında dahi çevresini şekillendirmeyi hedeflediğini ortaya koymuştur. Amaç yalnızca sınır güvenliği değil; emperyalist müdahalelere kapalı, istikrarlı bir bölge oluşturmaktı.
Soğuk Savaş yıllarında da Türkiye benzer bir denge siyaseti yürütmüş, zaman zaman baskı altına alınsa da devlet refleksini kaybetmemiştir. Ancak 21. yüzyılla birlikte kuşatmanın biçimi değişmiş, cepheler genişlemiştir.
Özellikle son 50 yılda Türkiye; Afrika’dan Orta Asya’ya, Balkanlar’dan Körfez’e uzanan geniş bir coğrafyada ekonomik, ticari ve siyasi varlık göstermeye başlamıştır. Savunma sanayiinde 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı sonrası atılan yerli ve millî adımlar, enerji ve ulaştırma projeleri Türkiye’yi klasik bir “bölge ülkesi” tanımının dışına taşımıştır.
Bu yükseliş, bazı güç merkezlerini rahatsız etmiştir.
Çünkü Türkiye, kendisine biçilen rolü reddetmiştir.
Büyük Orta Doğu Projesi tam da bu noktada devreye girmiştir. Bölgeyi etnik ve mezhepsel fay hatları üzerinden parçalamayı hedefleyen bu proje; Irak’ta, Suriye’de ve Libya’da büyük yıkımlar üretmiştir. Türkiye ise bu projede başlangıçta bazı hatalar yapmasına rağmen taşeron olmayı kabul etmemiş; sınırlarının hemen ötesinde terör koridorları kurulmasına karşı açık bir direnç göstermiştir.
İşte bu direncin bir bedeli vardır.
Kuşatmanın Yeni Cepheleri
Türkiye’nin Büyük Orta Doğu Projesi’ne karşı gösterdiği direnç, yalnızca sahada değil; diplomasi, ekonomi ve algı alanlarında da ağır baskılarla karşılık bulmuştur. Son yıllarda Türkiye’nin maruz kaldığı ekonomik saldırılar, siyasi yalnızlaştırma girişimleri ve askerî tehditler tesadüf değildir.
Daha da dikkat çekici olan şudur:
Bu baskıların önemli bir kısmı, “müttefik” olarak tanımlanan ülkeler eliyle yürütülmektedir.
Doğu Akdeniz’de keşfedilen enerji kaynakları, kuşatmanın denizlere taşınmış hâlidir. Türkiye’yi yok sayan enerji denklemleri, masa başında kurulan yapay ittifaklar ve vekil aktörler üzerinden yürütülen hamleler, Ankara’yı kendi kıyılarına hapsetmeyi amaçlamaktadır. Buradaki hedef yalnızca enerji değil; Türkiye’nin denizlerdeki egemenlik iddiasıdır.
Bu süreçte Lozan Antlaşması’nın sorgulanması, üniter yapının tartışmaya açılması ve sınırların yeniden konuşulması da tesadüf değildir. Bunlar, Türkiye’nin direncini kırmaya yönelik psikolojik ve siyasi operasyonların parçalarıdır. Devletin temel sütunları hedef alınmakta, tarihsel kazanımlar tartışmaya açılmaktadır.
Türkiye bugün hem içeriden hem dışarıdan zorlanmaktadır.
Ancak bu, Türkiye için yeni bir durum değildir.
Tarih göstermektedir ki Türkiye ne zaman kuşatılmışsa, bu anlar aynı zamanda yeni bir toparlanmanın ve stratejik sıçramanın başlangıcı olmuştur. Kurtuluş Savaşı da böyle bir dönemin ürünüdür, Kıbrıs Barış Harekâtı da.
Türkiye’nin meselesi bir iktidar meselesi değildir.
Bu, doğrudan doğruya devletin bekası, ülkenin bütünlüğü ve milletin geleceği meselesidir.
Bu nedenle Türkiye, tüm baskılara rağmen direnmeye devam etmek zorundadır.
Çıkış Yolu: Devlet Aklı ve Millî Strateji
Türkiye’nin önündeki yol bellidir: Günlük tartışmalar değil, tarihsel devlet aklı ve millî strateji.
Türkiye’nin karşı karşıya olduğu tablo, geçici krizlerle açıklanamaz. Bu nedenle çözüm de kısa vadeli hamlelerde değil, uzun vadeli bir millî stratejide aranmalıdır.
Devlet aklı, hükümetlerden bağımsızdır. Güvenlik, ekonomi ve diplomasi alanlarında süreklilik esastır. Türkiye tek bir eksene mahkûm edilemez; çok yönlü bir diplomasi anlayışı hayati önemdedir.
En kritik unsur ise iç cephe bütünlüğüdür. Devletin bekasını ilgilendiren konular, dar siyasi hesaplara kurban edilemez.
Türkiye’nin önünde iki yol vardır:
Ya kendisine çizilen sınırları kabullenecek,
Ya da bedel ödemeyi göze alarak kendi stratejik yolunu çizecektir.
Tarih, bu tercihin sonucunu defalarca göstermiştir.
27 Aralık 2025
Ahmet Orhan