
Anadolu’nun işgal altında olduğu günlerde, ordular dağılmış, başkent fiilen kontrol altına alınmış, millet yorgun ve umutsuzdu. Böyle bir ortamda bir avuç insan, “Bu millet esir yaşamaz” diyerek yola çıktı. O mücadele yalnızca bir savaş değil, aynı zamanda bir devletin yeniden doğuşunun hikâyesiydi. O devletin adı bugün Türkiye Cumhuriyeti, o mücadelenin lideri ise Mustafa Kemal Atatürk’tür.
Mustafa Kemal Atatürk’e yönelik saldırılar Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana zaman zaman gündeme gelmiş, Türk toplumunun geniş kesimlerinde haklı tepkilere yol açmıştır. Son olarak Manisa’da bir lisede görev yapan bir felsefe öğretmeninin Atatürk’e yönelik ağır hakaretleri nedeniyle gözaltına alınması, bu tür söylemlerin toplumda nasıl bir infial yarattığını bir kez daha göstermiştir.
Aslında bu ilk olay değildir. Benzer örnekler zaman zaman kamuoyunun gündemine gelmekte, özellikle bazı ideolojik çevrelerden Atatürk’e yönelik aşağılayıcı ifadeler dile getirilebilmektedir. Bir dönem “Keşke Kurtuluş Savaşı’nı Türkler değil de Yunanlar kazansaydı” diyebilecek kadar ileri giden ve kendisini İslamcı bir siyaset teorisyeni olarak tanıtan Kadir Mısıroğlu gibi isimlerin yıllarca belli çevreler tarafından yüceltilmesi, bu zihniyetin hangi tarihsel damardan beslendiğini anlamak açısından ibret vericidir.
Bu anlayışın tarihsel arka planına bakıldığında benzer bir çizgi görülür. İskilipli Atıf, Şeyh Said ve Seyit Rıza gibi isimlerin temsil ettiği düşünce dünyası ile bugün Cumhuriyet’in kurucusuna yönelik hakaretleri meşrulaştırmaya çalışan zihniyet arasında öz itibarıyla büyük bir fark yoktur. Ortak payda, Cumhuriyet’in kurucu değerlerine karşı durmaktır.
Oysa burada söz konusu olan yalnızca bir tarihî şahsiyet değildir. Tartışılan şey Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesi ve devletin temel değerleridir. Tam anlamıyla işgal edilmiş bir coğrafyadan bağımsız ve modern bir devlet çıkarabilmiş bir lider olarak Atatürk’ün tarihteki yeri tartışmasızdır. Elbette herkesin Atatürk’e karşı minnet duygusu beslemesi beklenemez. Ancak en azından saygı gösterilmesi gerektiği açıktır.
Bu saygının zorla dayatılması elbette savunulamaz. Fakat Atatürk’e hakaret etmenin yalnızca bir kişiye yönelmiş bir söz olmadığı; aynı zamanda Türk milletinin ortak tarihine ve Cumhuriyet’in kurucu değerlerine yönelik bir saldırı olduğu da unutulmamalıdır. Çünkü Türk milletinin ezici çoğunluğu Atatürk’e karşı derin bir minnet ve şükran duygusu taşımaktadır.
Bu noktada özellikle gençlerimizin ve çocuklarımızın doğru bir tarih bilinciyle yetiştirilmesi büyük önem taşımaktadır. Cumhuriyet’in hangi şartlarda kurulduğunu ve nasıl bir mücadele sonucunda ortaya çıktığını anlamayan kuşakların bu tartışmaları sağlıklı değerlendirmesi mümkün değildir.
Atatürk’ün çocuklara ve gençlere duyduğu güven ve sevgi de bu tarihsel perspektif içinde değerlendirilmelidir. Cumhuriyet’i kuran irade, onun geleceğini de düşünmüş ve bu emaneti genç kuşaklara bırakmıştır. 23 Nisan’ın çocuklara armağan edilmesi, Atatürk’ün çocuklara verdiği değerin en güçlü sembollerinden biridir.
Buna rağmen Atatürk’ün çocuklara ve gençlere olan sevgisini çarpıtarak onu sapkınlıkla suçlamaya kalkışmak, tarih bilgisinden yoksunluğun ötesinde sağlıklı bir muhakeme ile açıklanabilecek bir tutum değildir. Cumhuriyet’i gençlere emanet eden bir liderin bu tavrını karalamaya çalışmak, yalnızca bir şahsiyete değil, aynı zamanda Türk milletinin ortak değerlerine yönelik bilinçli bir iftira anlamı taşır.
Elbette sıradan bir vatandaşın Atatürk’e yönelik duyguları, düşünceleri veya eleştirileri belli ölçülerde hoşgörüyle karşılanabilir. Ancak devletten maaş alan, devletin kurumlarında görev yapan kişilerin durumunu aynı şekilde değerlendirmek mümkün değildir.
Özellikle millî bayramlarda bile Atatürk’ün adını anmaktan imtina eden bazı devlet memurlarının, din görevlilerinin, eğitim camiasındaki öğretmenlerin veya bürokratların Atatürk’e yönelik hakaret içeren sözleri kabul edilemez. Çünkü bu kişiler, varlığını Cumhuriyet’e borçlu olan devletin kurumlarında görev yapmaktadır.
Cumhuriyet’in kurucusuna hakaret eden ve onun temel değerlerine düşmanlık besleyen insanların aynı Cumhuriyet’in kurumlarında görev yapmaya devam etmeleri ciddi bir çelişkidir. Böyle durumlarda devletin, Cumhuriyet’i koruma sorumluluğu çerçevesinde hareket etmesi ve bu kişilerle kamu hizmeti ilişkisinin kesilmesi kaçınılmaz bir gerekliliktir.
Atatürk’ü doğru anlamanın yolu onu ilahlaştırmak değildir. Tam tersine, onu tarihteki eşsiz yerinde ve tarihsel gerçekliği içinde değerlendirmektir. Çünkü Atatürk’e yönelik saldırılar Türk milletinin vicdanında karşılık bulmaz; aksine yalnızca tepki ve öfke doğurur.
Cumhuriyet’i kuran irade ile Cumhuriyet’in kurucusuna hakaret eden zihniyet arasındaki fark da tam burada ortaya çıkar: biri işgal altındaki bir ülkeden bağımsız bir devlet çıkaran iradedir; diğeri ise o devletin kurucusuna hakaret ederek varlık göstermeye çalışan bir zihniyetten ibarettir.
Ve Atatürk’ün gençlere emanet ettiği Cumhuriyet, bugün de yarın da onu koruyacak iradeye sahip Türk gençliğinin omuzlarında yaşamaya devam edecektir.
14 Mart 2026
Ahmet Orhan
Güncelleme Tarihi: 14 Mart 2026, 17:15