
Siyasette en tehlikeli güç, yalnızca elinizde tuttuğunuz bilgi değildir. O bilginin karşılığında oluşturduğunuz suskunluk düzenidir.
Siyasetin dili her ülkede zaman zaman sertleşir. İktidar ile muhalefet birbirini suçlar, siyasi mücadele ağırlaşır, hatta kişisel hesaplaşmalara dönüşebilir.
Ama siyasetin dili “Ben konuşursam ortalık karışır” noktasına gelmişse, artık başka bir şeyden söz etmek gerekir: Şantaj siyasetinden.
Türkiye bu dili maalesef uzun zamandır tanıyor.
“Ben ne yaptıysam talimatla yaptım”
Yakın siyasi tarihimizin en çarpıcı örneklerinden biri, 17-25 Aralık sürecinde yaşandı.
Rıza Zarrab’ın merkezinde bulunduğu soruşturmalar Türkiye siyasetini uzun süre meşgul etti. Dönemin Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar’ın istifası sırasında yaptığı açıklamalar ise hafızalara kazındı.
Bayraktar, “Ben ne yaptıysam Başbakan’ın talimatıyla yaptım” anlamına gelen sözlerle kendi sorumluluğunun yanında siyasi karar mekanizmasını da işaret etmişti.
Bu sözlerin hukuki ve siyasi sonucu ne olmalıydı?
Normal bir hukuk devletinde cevap açıktır:
Soruşturma.
Kim ne yaptı? Hangi talimat verildi? Hangi işlem hukuka uygundu, hangisi değildi?
Belgeler ortaya konur, deliller değerlendirilir, sorumluluğu bulunan hesap verir, bulunmayan aklanır.
Fakat siyaset hukukla değil de karşılıklı güç ilişkileriyle yürümeye başladığında, başka bir dil ortaya çıkar.
“Ben yalnız değilim.”
“Ben konuşursam başkaları da konuşur.”
“Bende de bilgiler var.”
İşte tehlikeli olan budur.
Bugünün tartışmaları
Bugün finans piyasalarındaki fon soruşturmaları etrafında yaşanan tartışmalarda da benzer bir dilin kamuoyuna yansıması, ister istemez geçmişteki örnekleri hatırlatıyor.
Hakkında iddialar bulunan bir siyasetçinin veya kamu görevlisinin, kendisiyle ilgili sorumluluğu başkalarıyla paylaşan ve “Ben tek başıma değildim” anlamına gelen ifadeler kullanması, yalnızca kişisel bir savunma değildir.
Aynı zamanda kamuoyuna şu soruyu sordurur:
Eğer ortada bir suç varsa, neden bunu hukuk yerine karşılıklı suskunluk belirliyor?
Burada önemli bir ayrım yapmak gerekir.
Bir soruşturmanın siyasi olup olmadığına yalnızca zamanlamasına bakarak karar verilemez. Bir belediye başkanı hakkında soruşturma açılması, tek başına siyasi operasyon anlamına gelmez. Aynı şekilde bir iktidar mensubu hakkında soruşturma bulunması da otomatik olarak bütün siyasi yapının sorumluluğunu göstermez.
Fakat hukuk açısından birbirinden bağımsız olan gelişmeler, siyaseten aynı dönemde ve aynı atmosfer içerisinde ortaya çıktığında toplumda bir algı oluşabilir.
Son dönemde fon tartışmalarının hemen ardından muhalefet belediyelerine yönelik soruşturmaların ve tutuklamaların gündeme gelmesi de kamuoyunda böyle bir soru işareti yaratmaktadır.
Bu algının doğru olup olmadığını belirleyecek olan şey ise siyasi açıklamalar değil, hukukun şeffaflığıdır.
En tehlikelisi: Karşılıklı suskunluk
Şantaj siyasetinin asıl tehlikesi, yalnızca şantaj yapanın bulunması değildir.
Daha tehlikelisi, herkesin birbirinin elinde bilgi bulunduğuna inanmasıdır.
Böyle bir ortamda iktidar bazı konuların üzerine gitmekten çekinebilir.
Muhalefet bazı dosyalarda susabilir.
Bürokratlar siyasi iradeye karşı çıkmaktan korkabilir.
Medya bazı olayların peşini bırakabilir.
Vatandaş ise bütün bunların dışında, giderek şu kanaate kapılabilir:
“Bunların hepsi birbirini biliyor. Ama birbirlerine dokunmuyorlar.”
İşte demokrasi için asıl tehlike budur.
Çünkü devlet yönetiminde hesaplaşmanın yerini karşılıklı suskunluk aldığında, hukuk devleti de yavaş yavaş anlamını kaybetmeye başlar.
Hukukun olmadığı yerde güven de olmaz
Türkiye’nin bugün en fazla ihtiyaç duyduğu şey, iktidarın muhalefeti; muhalefetin de iktidarı korkutacağı bir siyasi düzen değildir.
İhtiyacımız olan, kimsenin kimseyi korkutamadığı bir hukuk düzenidir.
Suç varsa soruşturulmalıdır.
Delil varsa ortaya konulmalıdır.
Suçlu varsa yargılanmalıdır.
Masumsa aklanmalıdır.
Bunların hiçbiri kişinin iktidarda veya muhalefette olmasına göre değişmemelidir.
Çünkü hukuk devletinde bir siyasetçinin elindeki bilgi, ona dokunulmazlık sağlamaz.
Aynı şekilde iktidarın elindeki devlet gücü de muhalefeti susturma aracı olamaz.
Türkiye siyaseti artık “Ben konuşursam ortalık karışır” cümlesinin gölgesinden çıkmalıdır.
Demokraside siyasetçilerin birbirlerinin sırlarını bilmesi sorun değildir. Sorun, o sırların hukukun yerine geçmesidir.
Türkiye’nin ihtiyacı daha fazla şantaj, daha fazla korku ve daha fazla suskunluk değil; herkes için aynı çalışan, herkese aynı mesafede duran bir hukuk düzenidir.
07 Ekim 2026
Ahmet Orhan
Güncelleme Tarihi: 07 Ekim 2026, 16:43