
Türkiye, son yılların belki de en kritik siyasi kavşaklarından birinden geçiyor. Bir tarafta vatandaşın günlük hayatını kuşatan hayat pahalılığı, yüksek enflasyon ve geçim sıkıntısı; diğer tarafta ise Cumhuriyet'in geleceğini doğrudan ilgilendiren "Terörsüz Türkiye" süreci…
Ekonomik krizler zaman içinde aşılabilir. Ancak devletin temel yapısını ilgilendiren kararlar yalnızca bugünü değil, gelecek nesilleri de etkiler. Bu nedenle bugün asıl konuşmamız gereken mesele, yürütülen sürecin hangi anayasal ve hukuki çerçeve içerisinde ilerlediğidir.
Terörün sona ermesi, kuşkusuz her vatandaşın ortak arzusudur. Hiç kimse Türkiye'nin terör belasından kurtulmasına karşı çıkmaz. Ancak böylesine önemli bir hedefe ulaşılırken hangi düzenlemelerin yapılacağı, hangi ilkelerin korunacağı ve hangi sınırların asla aşılmayacağı millet tarafından açıkça bilinmelidir.
Bugün kamuoyuna yansıyan ve PKK mensuplarına yönelik af niteliği taşıdığı ileri sürülen taslak da dâhil olmak üzere, ayrıntılarıyla tartışılmış kapsamlı bir çerçeve metin kamuoyunun önüne konulmuş değildir.
Meclis Başkanı, siyasi partiler arasında uzlaşma arayışından söz etmektedir. Ancak kamuoyunun cevap beklediği bazı temel sorular bulunmaktadır:
-
Uzlaşmanın konusu olan metin nerededir?
-
Hazırlanan plan kaç aşamada yasalaştırılacaktır?
-
Hangi anayasal veya yasal değişiklikler öngörülmektedir?
-
Devletin üniter yapısı, millî egemenlik anlayışı ve Cumhuriyet'in temel niteliklerine ilişkin güvenceler nelerdir?
Demokrasi, kapalı kapılar ardında yürütülen süreçlerle değil; milletin bilgisi, katılımı ve denetimiyle güç kazanır.
Sürece ilişkin siyasi tablo da dikkat çekicidir. Cumhur İttifakı'nı oluşturan AK Parti ile Milliyetçi Hareket Partisi, bu sürecin siyasi sorumluluğunu üstlenmiş ve terörün tamamen sona erdirilmesini hedefleyen politikalarını kamuoyuyla paylaşmaktadır. İktidar, bu yaklaşımın Türkiye'nin güvenliği ve geleceği açısından gerekli olduğunu savunmaktadır.
Muhalefet cephesinde ise farklı yaklaşımlar öne çıkmaktadır. Kamuoyunda yeni ana muhalefet olarak değerlendirilen CHP ile Yeni Parti'nin program ve tüzüklerinde yer aldığı belirtilen "eşit vatandaşlık", "Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı", "ana dil hakkı" ve yerel yönetimlerin yetkilerine ilişkin düzenlemeler yoğun biçimde tartışılmaktadır.
Bu düzenlemeleri savunanlar, bunların demokratikleşme ve yerel yönetimlerin güçlendirilmesi amacı taşıdığını ifade etmektedir. Eleştirenler ise ayrılıkçı çevrelerin uzun yıllardır dile getirdiği bazı taleplerle benzer başlıkların siyasal zemine taşınmasının, Türkiye Cumhuriyeti'nin üniter millî devlet yapısı açısından risk oluşturabileceği yönündeki endişelerini dile getirmektedir.
Bu kaygıların ciddiyetle ele alınması gerektiği kanaatindeyim. Cumhuriyet'in ikinci yüzyılına girerken Türkiye'nin ihtiyacı, anayasanın değiştirilemez hükümlerini tartışmaya açacak belirsizlikler değil; millî birliği, hukuk devletini ve toplumsal güveni güçlendirecek açık, şeffaf ve öngörülebilir politikalardır.
Bir diğer tartışma başlığı ise infaz düzenlemeleridir. Kamuoyunda zaman zaman belirli suç gruplarını kapsayabilecek düzenlemelerin gündeme gelebileceğine ilişkin değerlendirmeler yapılmaktadır. Eğer hazırlanacak düzenlemeler fiilen belirli bir gruba özel sonuçlar doğuracak şekilde tasarlanırsa, bunun hukuk devleti ve eşitlik ilkesi bakımından yoğun biçimde tartışılması kaçınılmaz olacaktır.
Kanunların temel amacı, kişilere göre değil; toplumun tamamına uygulanacak genel ve objektif kurallar koymaktır. Adı ne olursa olsun, af niteliği taşıyan düzenlemeler siyasi tercihlerin ötesinde, hukuk devleti ilkesi çerçevesinde değerlendirilmelidir.
Bu süreçte dikkat çeken bir başka husus da muhalefetin kendi içindeki görüş ayrılıklarıdır. Türkiye'nin üniter devlet yapısını, Atatürk ilke ve inkılaplarını ve millî egemenlik anlayışını önceleyen siyasal çizgiyi savunan partiler, sürecin anayasal sınırları konusunda daha ihtiyatlı bir yaklaşım sergilemektedir. Bu çerçevede dile getirilen eleştiriler, demokratik sistem içerisinde meşru siyasi görüşlerin bir parçasıdır ve kamuoyunda sağlıklı biçimde tartışılmayı hak etmektedir.
Önümüzdeki seçimlerde Cumhur İttifakı'nın karşısında yeni ittifakların oluşması mümkündür. Ancak seçmenin yalnızca "Kim iktidar olacak?" sorusuna değil, "Oluşacak siyasi dengede hangi anlayış belirleyici olacak?" sorusuna da cevap araması gerekir. Çünkü demokratik sistemlerde seçimler sadece hükümetleri değiştirmez; aynı zamanda devlet yönetiminde hangi ilkelerin ağırlık kazanacağını da belirler.
Cumhuriyet'in ikinci yüzyılına girerken Türkiye'nin ihtiyacı olan; söylentiler değil açıklık, kapalı müzakereler değil şeffaflık, günlük siyasi hesaplar değil devlet aklıdır. Millî birlik, hukuk devleti ve demokratik meşruiyet birbirinin alternatifi değil, birbirini tamamlayan temel değerlerdir.
Terörsüz bir Türkiye hepimizin ortak hedefidir. Ancak bu hedefe ulaşılırken milletin tamamını ilgilendiren anayasal ve kurumsal değişiklikler; ancak toplumun açık biçimde bilgilendirildiği, özgürce tartışıldığı ve geniş bir demokratik mutabakatın sağlandığı bir zeminde kalıcı meşruiyet kazanabilir.
Böylesine hayati öneme sahip bir konu, oldubitti anlayışıyla değil; şeffaflık, hukuk ve demokratik katılım ilkeleri doğrultusunda, mümkün olan en geniş toplumsal uzlaşıyla ele alınmalıdır. Cumhuriyet'i geleceğe güvenle taşıyacak olan da işte bu anlayıştır.
30 Temmuz 2026
Ahmet Orhan
Güncelleme Tarihi: 30 Temmuz 2026, 21:19