Ülkemiz çok değişkenli kaotik bir dönemi bütün unsurlarıyla yaşamaktadır.
Dünyada 2020 yılının ilk günlerinden itibaren etkinliğini gösteren küresel korona salgını emsali görülmemiş boyutlarda ekonomik ve sosyal hayatı değişime zorlamıştır.
Bu zorlayışın sonuçları itibariyle ticaret şekil değiştirmiş üretim süreçleri kesintiye uğramıştır.
Hayatın durağanlaştığı bu dönemde genel olarak devletler ellerindeki imkânları, bazıları da yedek akçeleri bile harcayarak kendi toplumlarını salgının yıkıcı etkilerinden korumaya çalışmışlardır.
Türkiye de bu süreçten başarıyla çıkmış olmakla birlikte neredeyse tüm birikimlerini kaybetmiştir.
Burada söz konusu edilen ülkemizin birikimleri onlarca milyar dolar seviyesindedir.
Muhalefet 128 milyar dolarlık bir kaybın olduğunu iddia etmektedir. Gerçi onların bu rakamı telaffuz etmekteki amaçları rezervin israf edildiği iddiasıdır.
İnsanımızı küresel salgının yıkıcı etkilerinden korumak için harcanan toplam tutar hükümetin iddia ettiği gibi mi yoksa muhalefetin söylemleri gibi mi bilmem ama bu rakamın 1999 yılında yaşadığımız büyük Marmara deprem felaketinin hasarlarını gidermek için harcamak zorunda olduğumuz 20–25 milyar doların birkaç kat üzerinde olduğunu herkes kabul edecektir.
Rahmetli Ecevit’in başkanlığını yaptığı koalisyon hükümeti on binlerce vatandaşımızın geçici barınma ve gıda başta tüm ihtiyaçlarını karşılamakla kalmamış, kalıcı konutlar, yollar dâhil yeni kentler oluşturmuş, vatandaşlarımız için ilave harcamalar yapmış vergilerden vazgeçilerek birçok gelirden feragat edilmiş devletin hazinesi neticede boşalmıştı.
Ekonomik olarak zora düşen hükümet ülkenin ihtiyaçlarını karşılamak için büyük bir çaba içindeyken devrin Cumhurbaşkanı ve Başbakan arasında MGK’da yaşanan bir tartışmanın kamuoyuna yansıması ekonomiyi tamamen rayından çıkarmıştı.
Rayından çıkan ekonomi de siyasal ve sosyal alanda değişimin tetikleyicisi olmuştu.
Krize son veren adım erken seçim isteği olarak MHP lideri Devlet Bahçeli’den gelmiş ve 3 Kasım 2001 tarihinde gerçekleşen milletvekilliği genel seçiminde AK Partinin iktidarıyla Türkiye’de yeni bir dönem başlamıştır.
O günden bu güne kısa bir süre Başbakanlık yapan Abdullah Gül dönemini bir kenara bırakırsak 20 yıldır Türkiye, Sayın Cumhurbaşkanı tarafından yönetilmektedir.
Günahıyla sevabıyla bu 20 yıl Recep Tayyip Erdoğan dönemi olarak Türk tarihinde yerini alacaktır.
Ak Parti hükümetleri döviz bazında 1,5 liralık amerikan dolarıyla başlayıp bu günkü 13,5–14 liralık döneme kadar uzun süre ekonomide yükselen bir grafik çizmesine rağmen özellikle 2013’den bu yana düşüşe geçmiş durumdadır.
İkbal günlerinde tek partili güçlü hükümet olmanın avantajının yanında dünyadaki petrol kaynaklı dolar fazlalığı gibi küresel avantajların yarattığı olumlu ortam, ne yazık ki korona salgınıyla yerini dezavantajlı bir döneme bırakmıştır.
Cumhurbaşkanı Erdoğan yaşanan süreçte harcanmak zorunda kalınan belki de kısmen ziyan edilen birikimlerimizi yerine koymak ve salgın sonrasının kaosundan Türkiye’yi korumak için İhracatı arttırmak, ithalatın yanında cari açığı da azaltarak bir taşla iki kuş vurma çabası içindeyken, evdeki hesap çarşıya uymamıştır.
Evdeki hesabı, dünyada yaşanan talep patlaması ihracatımıza muazzam olumlu katkı yapmasına rağmen, emtia ve gıda ürünlerindeki büyük fiyat artışlarıyla karşı karşıya kalınması bozmuştur.
Bu dönemde küreselleşen dünya ekonomisi tüm ekonomileri aynı potaya sokmuştur.
Artık Türkiye’nin gıda ürünleri bakımından kendi kendine yeten bir ülke olduğu günler geride kalmıştır.
Bugün Türkiye mercimeği Kanada’dan, pirinci uzak doğudan buğdayı Rusya’dan mısırı ABD’den ithal etmektedir. Diğer emtia ve sanayi ürünlerinde de aynı durum söz konusudur.
Türk üreticisinden tonu 2300 liradan alınan buğday ithal edildiğinde nakliye dâhil yaklaşık 350 dolara yani 4750 liraya mal olmaktadır.
Verdiğim örnekten hareketle mal oluş bakımında ikili bir fiyat oluşmuş olmasına rağmen tüketiciye yapılan satışlarda benzer tüm ürünlerde ithal maliyeti üzerinden fiyatlandırma yapılmaktadır.
Un fabrikaları buğdayı üreticiden TMO fiyatlarının altında almış olmalarına rağmen bu gün itibariyle birkaç ay önce 180 liraya sattıkları 50 kg. unu 400 liradan satmaktadırlar.
Sezonda hayvan yemi olarak kullanılan arpa 1750 lira olmasına rağmen bugün 3750 lirayı geçmiş durumdadır.
Cumhurbaşkanının bu haksız fiyatlandırma ve zamlı fiyat zorlamaları için yapılan stokçuluğu en set şekilde cezalandırılacağı şeklindeki açıklamaları ne yazık ki piyasada karşılık bulmamış, fiyat artışları tahminlerin ötesine geçmiştir.
Telaffuz edilen rakamlar inanılır gibi değildir.
Dün çok gördüğümüz, fazla olarak değerlendirdiğimiz süt alım fiyatı şimdiden geçerliliğini kaybetmiş durumdadır.
Türkiye’de karkas et fiyatları toptan 60 lira/kg. olması ciddi bir artış olarak görünürken üretici maliyetleri 70 liraya ulaşmıştır.
Un fiyatlarının 400 lira olduğu bir durumda 2,5 liralık ekmek fiyatının daha uzun süre aynı kalacağını beklemek saflık olur.
Giyim, ulaşım ve enerji harcamalarının dövizde yaşanan yukarı yönlü değişkenlikle artacağı elbette beklenmelidir.
Ortada her yönüyle bir kriz durumu vardır.
Halka hâkim olan psikolojinin, zamların kolaylıkla yapılacağı vasatı hazırlamakta olduğunu da not etmek gerekir.
Eğer Türkiye bir futbol takımı olsaydı, şimdiki haliyle art arda maç kaybeden düşme potasında bir takım olurdu.
Dünya süper liginin hemen altında 20. sırada yerini alan birinci lig takımı Türkiye şimdiden21. sıraya gerilemiş olmasına rağmen başarısız sonuçlarla alt lige son sürat yaklaşmaktadır.
Sürekli maç kaybeden Türkiye’nin içinde bulunduğu ligde şampiyon olması bir tarafa, aynı lige tutunabilmesi için önemli hamleler yapması gerektiği anlaşılmaktadır.
Takımın oyuncularının yetersizliği ve bir biriyle uyumu noktasında eksikler söz konusuysa yapılacak kadro değişiklikleriyle bu problem aşılmalıdır.
Takımın orta sahasında oyun içindeki beyin görevi maliye ve hazineye aittir.
Kısa bir sürede yapılan orta sahada Naci Ağbal, Lütfü Elvan ve Nureddin Nebati değişiklikleri bir türlü istenen verimi sağlayamamıştır.
Doğrusunu söylemek gerekirse başarının 3.lig kalitesinde olan bakanla sağlanması zaten beklenemezdi.
Başarı için yıldız oyunculara ihtiyaç olduğu muhakkaktır.
Ne yazık ki bu değişiklik tercihleri piyasada rahatlama ve halk nezdinde güven oluşturamamıştır.
Teknik Direktör Erdoğan’ın elini çabuk tutarak takımda disiplini sağlaması ve uyumu temin etmesi zorunludur.
Başarının yakalanamaması durumunda Teknik Direktör değişikliği tıpkı benzer durumdaki takımlarda görüldüğü gibi kaçınılmazdır.
Başakşehir’de yaşananları hatırlayacak olursak bazen Teknik Direktör değişikliği oyuncu takviyesi yapılmasa bile ve çok da çaba göstermeden kendiliğinden başarıyı getirebilmektedir.
Sürecin Teknik Direktör değişikliğine evirildiğini tespit görevi ise denge denetim fonksiyonunu yerine getirme durumunda olan MHP’dedir.
Hükümete bu zor süreçte “Önce Ülkem ve Milletim, sonra Partim ve Ben” ilkesiyle siyasi ikbal beklentisi olmadan destek veren MHP lideri Sayın Bahçeli, şartlar zorladığında milletimizin lehine doğru karar vererek dün olduğu gibi bugün ve yarın da Türkiye’nin önünü açmaktan kaçınmayacaktır.
06 Aralık 2021
Ahmet Orhan