
Türkiye Cumhuriyeti Osmanlıda olduğu gibi uzun süre tarım ülkesi olmuştur.
Ancak özellikle 1960 sonrasında başlayan sanayileşme hamlesiyle ülke ekonomisi değişmeye başlamıştır.
Önce montaj sanayi ile başlayan süreç sürekli gelişerek 1980 sonrasında batının ekonomisinin temellerini ağır sanayiden bilgi üretmeye kaydırmasıyla Türk Sanayisi birincil ekonomik faaliyet alanı haline gelmiştir.
****
Yarım asrı bulan dönemde tarımsal faaliyetlerin ekonomideki ağırlığı azalmış dolaysıyla da istihdam edilen nüfus da çok büyük oranda gerilemiştir.
Daha bundan birkaç yıl öncesine kadar Çiftçi olarak meslek odası veya bir sosyal güvenlik kurumunda kayıtlı çiftçi sayımız milyonla ifade edilirken, bu sayı düzenli olarak azalarak 500 binin altına 493 bine kadar gerilemiştir.
Bu gerileyişle birlikte hükümetin olayları anlamaktaki zaafıyla tarım sektörü önemini de kaybetmiştir.
Bu kavrayış hatası çağımızın en büyük sosyal olaylarından biri olan Korona salgını sürecine kadar devam etmiştir.
Söz konusu salgınla, insanlarla birlikte ülke ekonomilerinin de içe kapanmasıyla gıda ürünleri ve tarımsal faaliyetler stratejik alan haline gelmiş, insanlık için hayati önemi olduğu dünya tarafından kabul edilmiştir.
Sonuç olarak dünya gibi ülkemizin insanı da 7 den 70’e tarımsal faaliyetlere dikkat kesilmiştir.
***********
Geçmişte tarım politikalarımız hep Ankara’dan Türkiye’deki tüm çiftçilere dönük geliştirilen stratejilere dayandırıldı.
Çözümler sahanın gerçeklerinden uzak üretilmeye çalışıldı.
Gelinen noktayı kısaca özetlemek gerekirse;
Televizyonların haber programlarında alt yazıyla “çiftçilerimizin doğrudan gelir desteği banka hesaplarına yatırılmıştır” cümlesine hepiniz zaman zaman rastlamışsınızdır.
Bunun dışında buğday, mısır, çay, fındık, çekirdeksiz kuru üzüm, kuru kayası gibi bazı stratejik tarım ürünlerinde senede bir kez taban fiyatın açıklandığını biliriz.
Ayrıca sel, dolu ve don gibi afetler olduğu zaman ziraat bankası ve tarım kredi kooperatifleri çiftçi borçlarını o yıl ertelendiğine de şahit olmuşuzdur.
Çiftçiler lehine yürütülmekte olan bütün tarım politikamız birkaç başlıktan ibarettir.
Oysaki bu tarım stratejisi yerine tam tersine merkezinde çiftçilerimizin olduğu yerinden geliştirme anlayışının hâkim olduğu bir yaklaşım tercih edilmelidir.
Doğrudan çiftçinin ayağına gidilmeli, yüz yüze görüşerek sıkıntıları, dertleri dinlenip onların çözüm önerileri alınmalıdır.
Bununla beraber çiftçilerin problemlerine genel bakmak yerine yerel bakılabilmelidir.
Gediz ovasındaki bir üzüm üreticisi ile Çukurova’daki bir karpuz üreticisinin problemlerine tek bir çözümle yaklaşılmamalıdır.
Problemler yerinde tespit edilmeli ve yöreye özgü metotla çözülmelidir.
Buradan bütün etkili ve yetkilileri çiftçilerimizin “sessiz çığlığına” kulak vermeye çağırıyorum.
Neden “sessiz çığlık “?
Örneklerle açıklayalım.
Günümüz Türkiye’sinde örnekleri az olsa da, bir fabrikada çalışan sendikalı işçiler hatta bütün Türkiye deki işçiler toplu hareket ederek topluca grev yaparak haklarını arayabilirler.
Fakat çiftçi bunu yapamaz, yaptırmazlar, yaptırmamışlardır.
Reel olarak bu mümkün değildir.
Kavram siyaseti yapanlar ana yollarda topluca yürüyüş yaparak kamuoyu oluşturabilir.
Buna hoş görüyle bakanlar bir zamanlar protesto için İzmir–Ankara karayoluna çıkan çiftçileri dipçik darbeleriyle püskürtmüş, yetmezmiş gibi bir de üstüne üstlük mahkeme kapılarında süründürmüşlerdir.
Yakın geçmişte hükümetin tarım politikalarını eleştirdi diye yöremiz ziraat odası başkanlarından birini, müfettişler maharetiyle cezalandırmaya kalkmışlar ne yazık ki bu çiftçi dostu insanın kahrından kısa sürede ölümüne neden olmuşlardır.
Kendisini rahmet ve minnetle anıyorum.
Diyelim ki kuru üzüm üreticileri taban fiyatı beğenmedi ve buna topluca tepki göstermek istiyorlar, yani hep beraber üzüm satışını durduralım, piyasaya bir kilo dahi üzüm satmayalım diye uygulanabilir bir reaksiyon geliştiremezler.
İhtiyacı olan, borcu olan mecburen bir miktar üzüm satacak.
Bırakın sadece çiftçiyi ülke nüfusumuzun %81’i zaten borçlu.
Yeni destekler geliştirilmedikçe, çiftçimizin toplu olarak hareketi mümkün değildir.
İşte bu noktada bizim gibi sorumluluk hisseden aydınlara, kanaat önderleri ve siyasetçilere çok önemli bir görevler düşüyor.
Aylardır çiftçilerimizin seslerine tercüman olmaya çalışmamın sebebi hissettiğim bu duygudur.
Türk Milliyetçisi bir aydın olarak çiftçilerimize karşı kendimi sorumlu hissetmekle beraber onlara hizmet etmekten hep kıvanç duydum.
Dünyanın ilk ve en kutsal mesleğini tutkuyla yapmaya çalışan insanlarımız için elimizden gelenin en fazlasını yapmak boynumuzun borcudur.
Onları tarlalarında üretip, ürünlerini emeklerinin karşılığını alacak şekilde satarak, müreffeh bir hayat yaşayacak hale getirmek, ülkemizin geleceğinin teminat altına alınmasını sağlayacaktır.
O elleri nasırlı, yanık tenli insanlara bunu sağlamak hepimizin ertelenemez borcudur.
28 Eylül 2022
Ahmet Orhan
Güncelleme Tarihi: 28 Eylül 2022, 10:43