Türkiye'de siyaset artık çözüm üretme sanatı olmaktan çıktı; algı yönetme endüstrisine dönüştü.
Sorunları çözmek yerine sorunların üstünü örten, gündemi değiştirmeyi yönetmek zanneden bir anlayışın içinde yaşıyoruz.
Sabah ekonomi konuşulacak sanıyorsunuz, öğlene doğru bir siyasi polemik geliyor.
Akşam markete gidiyorsunuz, kasada yine enflasyonla yüzleşiyorsunuz.
Ama televizyonu açınca sanki ülkenin tek meselesi muhalefetin iç tartışmalarıymış gibi bir atmosfer...
İşte tam burada vatandaşın aklına şu soru geliyor:
Biz aynı ülkede mi yaşıyoruz?
Çünkü ekranlarda gösterilen Türkiye ile markette yaşanan Türkiye arasındaki fark artık döviz kuru ile TL kadar açık makas oluşturuyor.
Son günlerde İYİ Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu'nun açıklamaları dikkat çekiyor. "Terörsüz Türkiye" sürecinde de, CHP'deki tartışmalarda da ilk gün ne söylediyse bugün de aynı çizgiyi sürdürüyor. CHP'deki yönetim tartışmalarıyla ilgili "Benim muhatabım atanmış genel başkan değildir." diyerek pozisyonunu açıkça ortaya koyuyor.
Katılırsınız ya da katılmazsınız...
Ama siyasetçinin en kıymetli sermayesi tutarlılıktır.
Bugün Türkiye siyasetinde en zor bulunan şey döviz değil; ilk söylediğini altı ay sonra da söyleyebilen siyasetçidir.
Rüzgâra göre yön değiştirmeyen pusulalar hâlâ var demek ki.
Benzer biçimde Saadet Partisi Genel Başkanı Mahmut Arıkan'ın açıklamalarını dinlediğinizde eski usul devlet ciddiyetini hatırlıyorsunuz.
Çünkü devlet adamlığı başka şeydir...
Devlet adamı gündemi yönetmeye çalışmaz; devleti yönetmeye çalışır.
Mikrofonu görünce sesini yükseltmez, sorumluluğunu hatırlar.
Bugün ise makamın ağırlığını taşımak yerine makamı omzuna alıp seçim mitinginde dolaştıran siyaset anlayışı daha fazla alkış topluyor.
Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın son konuşmasına bakıyoruz...
Yine CHP...
Yine CHP'nin iç tartışmaları...
Yine "iç savaş" söylemleri...
Yine "Frankenstein" benzetmeleri...
Fakat vatandaş başka bir şey düşünüyor.
Madem ortada bir Frankenstein var...
Bu laboratuvarın elektriğini kim ödedi?
Çünkü aylardır süren operasyonlar...
Belediyelere yönelik soruşturmalar...
Ekrem İmamoğlu üzerinden başlayan süreç...
CHP yönetimine uzanan tartışmalar...
Bunların hiçbiri gökten inmedi.
Şimdi bütün bunlarla hiçbir ilgisi yokmuş gibi davranılması, yangını çıkarıp sonra itfaiyeye dönüp "Kim yakmış acaba?" diye sormaya benziyor.
Bir de utanmadan şaşırıyorlar.
Vatandaş ise ekrana bakıp şu repliği bekliyor:
"Hayırdır, bu filmi birlikte izlemedik mi?"
Türkiye'de artık klasikleşmiş bir kriz yönetim modeli var.
Ekonomi bozulursa...
"Dış güçler."
Enflasyon yükselirse...
"Market zincirleri."
Elektrik pahalıysa...
"Küresel gelişmeler."
Domates zamlanırsa...
"Komisyoncular."
Kiralar uçarsa...
"Fırsatçılar."
Peki vatandaş neden geçinemiyor?
İşte orada mikrofon cızırtı yapıyor.
Sinyal gidiyor.
Bağlantı kopuyor.
Adeta ülkenin en güçlü teknolojisi, sorumluluğu başka yere yönlendirme teknolojisi olmuş.
NASA görse patent ister.
Temmuz gelmiş.
Emekli maaş hesabı yapıyor.
Asgari ücretli ayın yirmisini görebilirse bayram ediyor.
Gençler diploma töreninden sonra iş ilanı değil, vize randevusu arıyor.
Çiftçi tarlasını değil borç takvimini takip ediyor.
Sanayici üretim planı yerine elektrik faturası hesaplıyor.
Ama ekranlarda hâlâ...
"CHP'de kim kimi destekledi?"
İnsanın aklına ister istemez şu geliyor:
Ev yanıyor...
İktidar, komşunun perde desenini eleştiriyor.
Muhalefet ise salondaki koltuğun yerini değiştirerek yangına çözüm bulduğunu sanıyor.
Vatandaş?
Kapının önünde yangın tüpü arıyor ama tüpün de fiyatı artmış.
Kara mizah tam da budur.
Titanic buz dağına çarpmış...
Biz kemancının repertuvarını tartışıyoruz.
Uçak sert türbülansa girmiş...
Kaptan anons yapıyor:
"Sayın yolcularımız, hostesimizin kravatı yönetmeliğe uygundur."
Otobüs uçuruma gidiyor...
Şoför dikiz aynasından bir yolcunun saç modeline sinirlenmiş.
Mutfakta tencere boş...
Siyaset ekranında ise tavaf edilen tek şey koltuklar.
Gerçekle anlatılan hikâye arasındaki mesafe artık kilometreyle değil, propaganda birimiyle ölçülüyor.
CHP'deki "butlan" tartışmaları elbette önemlidir.
Hukuki süreçler de konuşulur.
Parti içi demokrasi de tartışılır.
Ama vatandaşın aklındaki soru değişmiyor:
Gerçekten ülkenin önceliği bu mu?
Market arabası yarı doluyken...
Emekli pazardan eksik poşetle dönerken...
İşsiz genç ailesine yük olmamak için odasına kapanırken...
Çiftçi üretmekten vazgeçerken...
Sanayici maliyet hesabı yapamazken...
Siyasetin ana gündemi sürekli rakibinin iç hesaplaşması oluyorsa burada ciddi bir öncelik sorunu vardır.
Çünkü vatandaşın mutfağındaki yangın, televizyon stüdyolarındaki tartışmalarla sönmüyor.
Peki CHP'de yaşananlar yalnızca CHP'nin meselesi mi?
Hayır.
Çünkü mesele artık bir parti içi çekişmeyi aşmış durumda.
Türkiye'de muhalefetin nasıl şekilleneceği...
Siyasi rekabetin hangi zeminlerde yürütüleceğini bile kamu gücünü de kullanarak iktidar belirliyor.
Demokratik meşruiyetin nasıl korunacağı...
Bütün bunlar doğrudan ülkenin geleceğini ilgilendiriyor.
Kemal Kılıçdaroğlu'nun yeniden dönmesini isteyen yapı neden bu kadar ısrarcı?
Bu gerilim kime ne kazandırıyor?
BUTLAN ekibi, CHP'yi ve ülkeyi ateşe atıyor. Milletin geleceğini, ikbalini ve istikbalini yok etmeye çalışıyor.
Ortada antidemokratik bir uygulama, haksızlık, hukuksuzluk ve nihayetinde adaletsizlik var. Aklı başında olan, siyasetten biraz anlayan herkes bunu görüyor.
AKP yönetimi, kendi çıkarları ve ikballeri için siyasi istikrarsızlık yaratarak BUTLAN Ekibi ile birlikte Türkiye'yi felakete sürüklüyor.
Ülke ekonomik krizle boğuşurken bu siyasi enerji neden sürekli aynı tartışmaya harcanıyor?
Sorulması gereken sorular bunlar.
İşte burada "bu karışıklıklar kimin işine geliyor" diye sormak gerekmiyor mu?
Cevabını caminin taburesinde sedir ağacının gölgesinde okunacak ezanla birlikte vakit namazını bekleyen dedeler bile artık biliyor.
Kılıçdaroğlu, ortaya sürüldü ama sokakta vatandaş desteğinin olmadığını zaman ve gelişmeler gösteriyor.
İktidar bile bu hamlenin işe yaramadığını görüncü, halkın bu oyunu bozan Özgür Özel'e olan desteğini görünce şimdi "bizle alakası yok" moduna geçip, güya millet gözünde temize çıkmayı hedefliyor.
CHP'de Genel Merkezin Fethi sırasında oluşturulan patırtı gürültüyle birlikte başlayan Butlan Kemal formülünün tutmadığını iktidar da anlamış durumda.. Döneminde Bay Kemal ifadesi belki seçim kazandırdı ama bu defa millet bunu yemedi... Çünkü ;
Özgür Özel'in bank üstünden, traktör kasasından, Toma'nın üstünden ve hatta biçerdöverin üstünden yaptığı konuşmaların sonunda "yürüyelim arkadaşlar" diye her söylediğinde, her şehirde peşine takılanlarla oluşturduğu kalabalıklardan görüyoruz.
Neden Özgür Özel'in peşindeler biliyor musunuz?
Çünkü... Bu iktidarın ayar çekmeye çalıştığı, süreçle karışan CHP modelini itibarsızlaştırmak için ortaya sürdükçe,
Emekli unutuluyor.
İşsizlik görünmez oluyor.
Hayat pahalılığı gündemden kayboluyor.
İşte burada süreci ve arka planını göremeyen halk kitleleri de kendisi gibi sıradan vatandaşların toplanmasını merak ediyor, anlıyor ve onlarda onların peşine takılıyor. Kılıçdaroğlu iktidarın kamu gücüyle butlan yapılınca arkasına düşen olmayınca, burada başka dil kalmıyor.. "BİZLE ALAKASI YOK"
Demokrasi yalnızca sandığa gitmek değildir.
Sandığa gidene kadar vatandaşı ayakta tutabilmektir.
Bugün toplumun beklediği şey; rakibine en sert lafı söyleyen siyasetçi değil...
Mutfağa nefes aldıran...
Adalete güven veren...
Ekonomiye istikrar kazandıran...
Gençlere umut sunan...
Emekliye insan onuruna yakışır yaşam sağlayan siyasettir.
Çünkü seçim günü geldiğinde propaganda biter.
Televizyon ekranları susar.
Sosyal medya trolleri kaybolur.
Geriye sadece vatandaşın hafızası kalır.
Ve sandık, bütün algı operasyonlarının üzerine tek cümle yazar.
Millet, kendisine gösterilen gündemi değil; yaşadığı hayatı oylar.
İşte siyasetin unuttuğu en büyük çelişki de budur.
Ekranlarda anlatılan Türkiye ile vatandaşın yaşadığı Türkiye aynı değil.
Bu seçim öncesi bildiğiniz vatandaş da aynı vatandaş değil, bunu kaçırıyorsunuz..
Gerçek, eninde sonunda propagandanın makyajını siler.
Bunu sandık açıldığında göreceksiniz.
29 Haziran 2026
Mustafa Temiz