Türkiye'de muhalefetin bugünkü durumuna bakıp bütün faturayı sadece kendi hatalarına kesmek kolaycılık olur.
Elbette yanlış stratejiler var.
Elbette bitmek bilmeyen koltuk kavgaları var.
Elbette seçmeni umutsuzluğa sürükleyen liderlik krizleri var.
Ama yaşadığımız tabloyu yalnızca bunlarla açıklamak gerçeğin tamamını anlatmıyor.
Çünkü Türkiye artık siyasetin doğal akışında ilerleyen bir demokrasi görüntüsü vermiyor. Muhalefetin kaderi sadece sandıkta değil; mahkeme salonlarında, soruşturma dosyalarında, fezlekelerde ve siyasi mühendislik tartışmalarında da belirleniyor.
Asıl sorun tam da burada başlıyor.
Bir ülkede iktidar yalnızca devleti yönetmekle kalmayıp muhalefetin iç dengelerini de etkileyebilecek güce ulaşıyorsa, o ülkede demokratik rekabetten söz etmek giderek zorlaşır.
Bugün dönüp şu soruları sormak gerekiyor:
Kent Lokantaları gibi milyonlarca dar gelirlinin hayatına dokunan bir sosyal proje neden sürekli hedef haline getiriliyor?
Yerel seçimlerde partisini birinci yapan Özgür Özel neden siyasetin değil de sürekli başka gündemlerin merkezine itiliyor?
Cumhurbaşkanı adayının belirlenmesi için geniş katılımlı demokratik yöntemler konuşulurken neden süreç bir anda yargı tartışmalarına dönüşüyor?
Ekrem İmamoğlu neden cezaevinde?
Bu soruların tamamı toplumun geniş kesimlerinde karşılık buluyor.
Çünkü insanlar artık sadece seçim sonuçlarını değil, seçim öncesindeki siyasi iklimi de sorguluyor.
Muhalefet bir proje açıkladığında gündem olmuyor.
Ekonomi konuşmak istiyor, gündem olmuyor.
Emekliyi, işçiyi, çiftçiyi anlatmak istiyor, gündem olmuyor.
Ama bir fezleke çıktığında, bir soruşturma açıldığında ya da bir mahkeme kararı verildiğinde bütün ülkenin gündemi bir anda değişiyor.
Muhalefet sürekli savunma yapmak zorunda bırakılıyor.
Savunmada kalan bir siyaset ise iktidara yürüyemez.
Tam da bu nedenle bugün yaşananlar yalnızca CHP'nin iç meselesi değildir.
Bu mesele, Türkiye'de demokratik rekabetin geleceği meselesidir.
Özgür Özel miting meydanlarında yüz binleri topluyor.
İmamoğlu'nun yaşadığı süreci anlatıyor.
CHP'li belediyelere yönelik operasyonları anlatıyor.
Milyonlarca insan da onu dinliyor.
Fakat ardından yeni bir dava, yeni bir soruşturma, yeni bir siyasi kriz başlığı ortaya çıkıyor.
Muhalefet yeniden aynı girdabın içine çekiliyor.
Daha da vahimi, toplumun bir bölümü artık şu soruyu yüksek sesle sormaya başladı:
"Demokratik yollarla başarı elde eden her muhalif aktörün önüne yeni bir engel mi çıkartılıyor?"
Bu sorunun varlığı bile başlı başına demokrasinin alarm verdiğini gösterir.
Çünkü güçlü demokrasilerde iktidarlar rakiplerini seçimle yenmeye çalışır.
Rakiplerinin mahkeme koridorlarında yıpranmasını beklemez.
Yargının bağımsızlığına ilişkin tartışmaların hiç bitmemesi de bu yüzden tesadüf değildir.
Vatandaşın adalete güveni sarsıldığında yalnızca mahkemeler değil, devletin meşruiyet zemini de zarar görür.
Bugün Türkiye'nin ihtiyacı olan şey yeni krizler değil, yeni umutlardır.
Yeni soruşturmalar değil, yeni projelerdir.
Yeni siyasi mühendislikler değil, gerçek demokratik rekabettir.
Çünkü sandık ancak eşit şartlarda anlam taşır.
Muhalefetin adaylarının, belediye başkanlarının, genel başkanlarının sürekli hukuk ve yargı tartışmalarıyla anıldığı bir ortamda seçimlerin ne kadar adil bir atmosferde gerçekleşeceği sorusu kaçınılmaz hale gelir.
Asıl tehlike de budur.
Bir ülkede muhalefet ekonomi yerine davaları, projeler yerine fezlekeleri, halkın sorunları yerine parti içi krizleri konuşmak zorunda kalıyorsa kazanan yalnızca iktidar olmaz.
Kaybeden demokrasinin kendisi olur.
Ve demokrasi zayıfladığında bunun bedelini ne CHP öder, ne AK Parti öder, ne de herhangi bir siyasi lider.
Bedeli 86 milyon insan öder.
Bugün Türkiye'nin önündeki en büyük mesele tam olarak budur.
Sandığın varlığı değil...
Sandığın gerçekten anlam taşıyıp taşımadığıdır.
24 Haziran 2026
Mustafa Temiz