Türkiye, bir süredir yalnızca yoğun bir siyasal ve ekonomik gündemle değil, aynı zamanda toplumsal vicdanı derinden sarsan kriminal hadiselerle de yüz yüze. Üstelik bu olaylar münferit olmaktan çıkıp birbirine temas eden, benzer çevreleri işaret eden ve “tesadüf” kelimesini zorlayan bir tabloyu önümüze koyuyor.
Son günlerde kamuoyuna yansıyan ve büyük tepki çeken olayların merkezinde, bir haber kanalının muhafazakâr kimliğiyle tanınan genel yayın yönetmeni Mehmet Akif Ersoy’un gözaltına alınması yer aldı. Uyuşturucu kullanımına yer temin etmek, uyuşturucu sağlamak ve hatta kadın temini gibi son derece ağır iddialarla yürütülen soruşturma ilerledikçe, buzdağının yalnızca görünen kısmıyla karşı karşıya olmadığımız da anlaşılıyor.
Bununla eş zamanlı olarak, geçmişte ailesi büyük kriminal vakalarla anılan bir isme ait köşkte gerçekleştirildiği iddia edilen uyuşturucu ve toplu seks organizasyonu da gündeme düştü. Ayrıca büyük ölçekli kara para aklama, kaçakçılık ve naylon fatura yöntemiyle devletin vergilerine çökme olaylarının soruşturulduğuna ilişkin haberler kamuoyunun dikkatini çekti.
Tüm bu olayların yan yana geldiğinde oluşturduğu resim, ister istemez daha büyük bir fotoğrafın varlığını ve beraberinde bazı soruları gündeme getiriyor.
Bazı çevreler, bu dosyaların ortaya çıkışını basit adli vakalar olarak değil, siyasal rekabetin bir sonucu olarak okumayı tercih ediyor. İddialara göre bürokrasi ve siyaset dünyasından pek çok ismin adının bu soruşturmalara dolaylı ya da doğrudan karışma ihtimali bulunuyor. Eğer bu süreç bağımsız ve gerçekten hukuk devleti ilkelerine uygun biçimde yürütülürse, Türkiye’nin kendi “Epstein dosyası” ile yüzleşmesi ihtimali de yabana atılmamalıdır.
Bu kırılmayı yalnızca siyasetle açıklamak da yeterli değildir. Son yıllarda giderek derinleşen ekonomik eşitsizlik, ahlaki çözülmenin de zeminini hazırlamaktadır. Orta sınıfın eridiği, servetin dar bir zümrenin elinde toplandığı bir toplumda; bir anda zenginleşen, servetini nasıl yöneteceğini bilemeyen kesimlerin uyuşturucuya, aşırılığa ve yozlaşmaya daha açık hâle gelmesi kaçınılmazdır.
Ancak asıl soru şudur: Yıllardır bilindiği, konuşulduğu iddia edilen bu karanlık ilişkiler ağı neden şimdi gündeme gelmiştir? Bugüne kadar görmezden gelinen dosyaların bir anda takibata uğraması, mutlaka bir arka planı zorunlu kılmaktadır.
Bu noktada, Mehmet Akif Ersoy’un bazı tanınmış siyasetçilere olan yakınlığına dair iddialar kamuoyuna yansımıştır. Geçmişte ve hâlen bakanlık yapmış isimlerle olan samimi ilişkiler, ister istemez “Bu dosyaların siyasetle hiçbir ilgisi yok” demeyi zorlaştırmaktadır. Kara para aklama, naylon fatura ve kamu zararına yol açan ilişkiler zinciri gibi iddialar düşünüldüğünde, mesele yalnızca ahlaki bir çöküş değil; aynı zamanda bir iktidar mücadelesinin parçası olabilir.
Türkiye’nin geleceğine yön verecek kadroların oluşumu sürecinde ciddi bir rekabet yaşandığı açıktır. Bu rekabetin yalnızca muhalefetle sınırlı olmadığı, iktidar partisinin kendi içinde de derinleştiği görülmektedir. Cumhurbaşkanı Erdoğan sonrası döneme ilişkin senaryolar, AK Parti içinde farklı odakların hareketlenmesine neden olmaktadır.
Bu bağlamda Bilal Erdoğan’ın İlim Yayma Cemiyeti başkanlığı gibi pozisyonlarla daha görünür hâle gelmesi ve siyasi söylemlerini artırması dikkat çekmektedir. Erdoğan sonrası dönemde muhtemel adaylar arasındaki rekabetin sertleşmesi, hatta yıkıcı yöntemlere evrilmesi ihtimali göz ardı edilmemelidir.
Oysa Türkiye, böylesi yıpratıcı ve kirli bir güç mücadelesini kaldırabilecek bir ülke değildir. Bunun ne devlete, ne siyasete ne de millete bir faydası vardır.
Tarih bize önemli bir gerçeği defalarca göstermiştir: Türk Milleti hanedan gölgesini kabul etmez. Turgut Özal’ın yetişmiş kardeşleri ve evlatları olmasına rağmen Anavatan Partisi bir “Özal hanedanı”na dönüşmemiştir. Süleyman Demirel gibi siyasetin ağır toplarından birinin ailesi de siyasi mirası sürdürememiştir. Alparslan Türkeş’in oğlu MHP Genel Başkanlığı yapmış olsa dahi, babasının bıraktığı siyasi ağırlığı devam ettirememiştir.
Bu örnekler bize şunu açıkça söylemektedir: Türk Milleti sandıkta soyadına değil, iradeye bakar.
Bugün yaşanan kriminal hadiseler, yalnızca adli dosyalar olarak değil; Türkiye’nin siyasal geleceğini, ahlaki zeminini ve iktidar mücadelesinin yöntemlerini sorgulatan bir kırılma noktası olarak ele alınmalıdır. Asıl mesele, bu karanlıkla gerçekten yüzleşilip yüzleşilmeyeceğidir.
20 Aralık 2025
Ahmet Orhan