Diyanet’in Sessizliği ve Milletin Kırgınlığı / Ahmet Orhan Yazdı...

Hutbelerde dürüstlükten, adaletten, kamu malına sahip çıkmaktan bahsetmek yerine; gündemle ilgisiz, hayatın tam ortasında yanan yangınlara gözlerini kapatan metinler okunuyor.

Diyanet’in Sessizliği ve Milletin Kırgınlığı / Ahmet Orhan Yazdı...

Cumhuriyet’in kurucusu Mustafa Kemal Atatürk tarafından 1924’te kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı, kuruluşundan bugüne hep tartışmaların odağında oldu.
Özellikle AKP iktidarının ilk yıllarında, Diyanet İşleri Başkanlığı yapan Ali Bardakoğlu dönemi hariç, neredeyse yirmi yıldır giderek daha olumsuz değerlendirilen bir kurum haline gelmiştir.

Bir zamanlar siyasal İslamcı ve muhafazakâr kesimlerin en çok eleştirdiği kurum olan Diyanet, bugün geldiğimiz noktada laik kesimin tepkisini çeken bir yapıya dönüşmüş durumda.
Değişen iktidarlara rağmen vatandaşlarımız arasındaki yaygın düşünce şu:
“Diyanet, görevini layıkıyla yapmıyor.”

Ne yazık ki son yıllarda bu düşünceyi değiştirebilecek bir karşılık verebilmek pek olası değildir.
Çünkü Diyanet, halkın vicdanını yaralayan büyük sorunlara — yani ahlaki çürümeye, yolsuzluğa, rüşvete, kul hakkı yemeye — karşı yüksek sesle konuşmuyor.
Hatta bu tür olayların kurumun içine bile sızdığı söylenebilir.
Çok nadir olarak, kısık sesle geçiştirme anlamına gelecek açıklamalar minberlerden duyuruluyor.

Hutbelerde dürüstlükten, adaletten, kamu malına sahip çıkmaktan bahsetmek yerine; gündemle ilgisiz, hayatın tam ortasında yanan yangınlara gözlerini kapatan metinler okunuyor.
Genel olarak da hükümetin halka kabul ettirmeye çalıştığı gündemle ve hükümetle aynı yönde hutbeler irat ediliyor.
Bu durumda, idari olarak olmasa bile söylemlerinde tarafsız olması gereken kurum, hükümetin oyuncağı haline geliyor ve politize oluyor.

Daha da vahimi; siyasal İslamcılık gibi bir ideolojinin etkisinde kalan Diyanet’in, kendi varlığını borçlu olduğu kurucusunun adını hutbelerde anmaktan bile özenle kaçınması, Türk milletinin büyük bir kesiminde tepkiyle karşılanmakta.
Milli bayramları görmezden gelen yaklaşımı da cabası...

Mustafa Kemal Atatürk, bu kurumun temellerini atan; onun Cumhuriyet’in değerleriyle uyum içinde çalışmasını sağlayan isimdir.
Vefa, sadakat ve minnet gibi kavramları dilinden düşürmeyen bir kurumun, kendi kurucusunu görmezden gelmesi, sadece tarihi bir ayıp değil, topluma karşı işlenmiş bir haksızlıktır.

Din, yalnızca ibadet saatlerinde hatırlanacak bir ritüel değildir.
Din, adaletin, doğruluğun, hakkaniyetin hayatın her alanına taşınmasıdır.
Halk, cami kürsüsünden sadece “sabredin” çağrısı duymak istemiyor; haksızlık yapanın, rüşvet yiyenin, milletin parasını çalanın açıkça kınandığını da duymak istiyor.
Eğer Diyanet bu sorumluluğu üstlenmezse, o zaman topluma ahlak dersi verme hakkını da giderek kaybeder.

Diyanet’in yapması gereken nettir: Siyasi iktidarların hoşuna gidecek hutbeler değil; Allah’ın emirleri istikametinde, halkın gönlüne girecek sözler söylemek.
Toplumu birleştirecek, adalet duygusunu güçlendirecek, İslami değerleri öne çıkaracak bir duruş sergilemek.
Aksi takdirde, “86 milyonun Diyanet’i” olma iddiası kâğıt üzerinde kalır.

Bir parantez açarak, İslam dışı itirazlar ortaya koyan kesimlere de uyarıda bulunmak isterim:
Din dogmadır; ya kabul edersin ya da etmezsin.
İslam’ın emirleri açıktır.
Haram olan yasak, helal olan mübahtır!
İslam’da zorlama yoktur.
İnanmıyorsan uymak zorunda değilsin.
Miktarına ve tüketildiği zamana bakılmaksızın alkol haram kılınmıştır.
Laik bir gazeteci hanımefendinin istediği gibi, yaz tatillerinde birkaç kadeh alkolün mubah olduğunu Diyanet’in onaylamasını beklemek tam anlamıyla aymazlıktır.

Neyse, biz konumuza dönelim...
Cami kürsüleri, halkın yarasına merhem olacak sözlerin yankılandığı yerler olmalıdır.
Yoksa bu sessizlik, yalnızca Diyanet’in değil, toplumun da çürümesine hizmet eder.

Ahmet Orhan

10 Ağustos 2025

YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER