
Terörsüz Türkiye’ye evet demek başka, Türkiye’nin geleceğini belirsizliğe teslim etmek başka!
Türkiye çok önemli bir dönemeçten geçiyor.
Yıllardır ülkenin enerjisini tüketen, binlerce insanımızın hayatına mal olan, ekonomimize ağır bedeller ödeten terörün sona ermesi elbette herkesin ortak arzusudur.
Silahların susmasına, terörün sona ermesine, anaların ağlamamasına kim karşı çıkabilir?
Fakat tam da bu nedenle bugün siyasetin önünde çok daha önemli bir soru duruyor:
Terörün sona erdirilmesi için atılan adımların bundan sonra Türkiye’yi nereye götüreceğini biliyor muyuz?
İşte tartışılması gereken asıl mesele budur.
Yeni Parti Genel Başkanı Özgür Özel’in çerçeve yasaya verdiği “evet” oyunu savunurken yaptığı açıklama, bu bakımdan hâlâ izaha muhtaçtır.
Özel, “Bir terör örgütü silah bırakıyor. Bundan sonra çatışma olmayacak gözüküyor” dedikten sonra, “Bu sürecin en büyük karşıtı olan MHP başlangıcı ifade etti. Ülkeyi yönetmeye talip olan bizler, PKK’nin silah bırakmasına nasıl ‘hayır’ diyeceğiz?” diyor.
Peki, gerçekten mesele bundan mı ibarettir?
Bir yasa terörün sona ermesine katkı sağlayacak diye, o yasaya otomatik olarak evet mi demek gerekir?
Bir siyasi partinin görevi yalnızca “Silah bırakılıyor mu, bırakılmıyor mu?” sorusuna cevap vermek midir?
Yoksa o yasanın Türkiye’nin geleceği bakımından doğurabileceği bütün sonuçları sorgulamak mıdır?
Bence asıl mesele burada başlıyor.
ÖZGÜR ÖZEL KENDİ MİLLETVEKİLLERİNİ NEDEN İKNA EDEMEDİ?
Özgür Özel’in savunmasındaki en dikkat çekici çelişkilerden biri de burada ortaya çıkıyor.
Kendi partisinin milletvekillerinin büyük çoğunluğu “hayır” oyu kullanıyor.
Genel Başkan ise “evet” diyor.
Üstelik milletvekillerinin farklı düşünmesinden rahatsız olmadığını ifade ediyor.
Peki ama ülkeyi yönetmeye talip bir siyasi partinin Genel Başkanı, böylesine tarihî bir konuda kendi grubunun çoğunluğunu ikna edememişse, milleti hangi gerekçelerle ikna edecektir?
Milletvekillerini ikna edememiş olmayı demokratik çoğulculuk olarak açıklamak mümkündür.
Ama liderlik açısından başka bir soru daha vardır:
Genel Başkanı evet demeye götüren hangi düşünce, kendi arkadaşlarını hayır demeye götürmüştür?
İşte kamuoyunun bilmek istediği budur.
Burada kimse Özgür Özel’in niyetini sorgulamak durumunda değildir.
Ancak siyasi liderlerin kararları, niyetlerden bağımsız olarak sonuçlarıyla değerlendirilir.
Hele söz konusu olan Türkiye’nin geleceğiyse...
ASIL SORU: TERÖR BİTİNCE TÜRKİYE’DE NE DEĞİŞECEK?
Türkiye’nin önüne “Terörsüz Türkiye” hedefi konuluyor.
Güzel.
Herkesin desteklemesi gereken bir hedef.
Ama bundan sonrası?
Terör örgütü silah bırakacak.
Peki, sonra ne olacak?
Anayasa değişecek mi?
Vatandaşlık tanımı değişecek mi?
“Eşit yurttaşlık” adı altında yeni bir anayasal model mi oluşturulacak?
Yerel yönetimlerin yetkileri hangi ölçüde artırılacak?
“Yerel özerklik” gündeme gelecek mi?
Ana dilde eğitim konusunda nasıl bir düzenleme yapılacak?
Bazı bölgelerde ikinci bir resmî dil tartışması başlayacak mı?
Türkiye’nin üniter devlet yapısı korunacak mı?
Devletin resmî dili konusunda bir değişiklik düşünülecek mi?
“Türk milleti” kavramının Anayasa’daki anlamı yeniden mi tanımlanacak?
Bunların hiçbiri küçük ayrıntılar değildir.
Bunlar doğrudan doğruya Türkiye Cumhuriyeti’nin nasıl bir devlet olarak devam edeceği sorusuyla ilgilidir.
“EŞİT YURTTAŞLIK” NE DEMEK?
Son yıllarda siyasetin en çok kullanılan kavramlarından biri “eşit yurttaşlık”.
Elbette bütün vatandaşların eşit olması gerekir.
Kürt, Yörük, Türkmen, Çerkez, Laz, Arap veya başka bir kökenden gelmek, vatandaşlık bakımından hiçbir üstünlük ya da eksiklik doğurmamalıdır.
Bu konuda kimsenin tereddüdü olmamalıdır.
Fakat “eşit yurttaşlık” kavramının içeriği açıkça ortaya konulmalıdır.
Eşit yurttaşlık;
aynı haklara sahip olmak mıdır?
Yoksa;
farklı etnik kimliklere farklı anayasal statüler tanımak mıdır?
Devletin vatandaşlık tanımı değişecek midir?
Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu değerleri yeniden yorumlanacak mıdır?
Türk milleti kavramı kaldırılacak veya dönüştürülecek midir?
Bu sorulara açık cevap verilmelidir.
Çünkü siyasette en tehlikeli şey, yanlış cevap değil, cevapsız bırakılan sorudur.
YEREL YÖNETİMLERİN GÜÇLENDİRİLMESİ NEREYE KADAR?
Aynı belirsizlik yerel yönetimler konusunda da vardır.
Yerel yönetimlerin güçlendirilmesine karşı çıkmak demokratik bir yaklaşım değildir.
Ancak merkezi devletin yetkilerinin yerel yönetimlere devredilmesi ile üniter devlet yapısının parçalanmasına yol açabilecek bir siyasi özerklik arasında çok önemli bir fark vardır.
O hâlde soralım:
Yerel yönetimlere ne verilecektir?
Daha fazla mali kaynak mı?
Daha geniş hizmet yetkisi mi?
Eğitim yetkisi mi?
Dil konusunda düzenleme yapma yetkisi mi?
Bölgesel yasama yetkisi mi?
Kendi siyasi meclislerini oluşturma imkânı mı?
Bunların cevabı açıkça verilmelidir.
Çünkü “yerel yönetimleri güçlendireceğiz” demek kulağa hoş gelir.
Ama bunun siyasi ve anayasal karşılığını bilmeden destek vermek, sonuçlarını bilmediğimiz bir sözleşmeye imza atmak anlamına gelir.
ANA DİL HAKKI NEREYE KADAR?
Ana dil meselesi de aynı şekilde ele alınmalıdır.
Bir vatandaşın kendi ana dilini öğrenmesi, konuşması, kültürünü yaşatması demokratik hukuk devletinin güvencesinde olmalıdır.
Bunda sorun yoktur.
Fakat “ana dil hakkı” denildiğinde ne kastedildiği açıklanmalıdır.
Ana dilin öğrenilmesi mi?
Ana dilde eğitim mi?
Bölgesel olarak ikinci resmî dil mi?
Kamu hizmetlerinde farklı dillerin zorunlu hâle getirilmesi mi?
Bunların her biri birbirinden farklı sonuçlar doğurur.
Dolayısıyla siyasi partiler, toplumun önüne güzel kavramlar atıp gerisini vatandaşın hayal gücüne bırakmamalıdır.
Millet neyin değişeceğini bilmelidir.
KÜRT VATANDAŞLARIMIZIN HAKLARI İLE PKK’NİN TALEPLERİ AYNI ŞEY DEĞİLDİR
Yeni Parti’nin burada çok önemli bir siyasi ayrımı cesaretle yapması gerekiyor.
Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan Kürtlerin demokratik ve kültürel hakları başka şeydir.
PKK’nin silahlı mücadeleyle ortaya koyduğu siyasi talepler başka şeydir.
Bu ikisini birbirine karıştırmak Türkiye’ye yapılabilecek en büyük haksızlıklardan biridir.
Kürt vatandaşlarımızın haklarını savunmak için Türkiye’nin üniter devlet yapısını tartışmaya açmaya gerek yoktur.
Kültürel hakların güvence altına alınması için millî devletin tasfiyesine ihtiyaç yoktur.
Demokratikleşme için Cumhuriyetin temel niteliklerinden vazgeçmek gerekmez.
Tam tersine;
Güçlü devlet, güçlü demokrasi ve eşit vatandaşlık aynı anda mümkündür.
YENİ PARTİ SADECE ÖZGÜR ÖZEL’E KARŞI ÇIKARAK YÜKSELEMEZ
İşte Yeni Parti’nin önündeki asıl siyasi sınav budur.
Yeni Parti, Özgür Özel’in “evet”ini eleştirmekle yetinirse hiçbir yere varamaz.
Çünkü seçmen yalnızca “hayır” diyen bir parti aramıyor.
Seçmen, nasıl bir Türkiye istediğini anlatan bir siyasi hareket arıyor.
Yeni Parti’nin Cumhuriyet değerlerine bağlı milyonlarca vatandaşın önüne açık ve net bir Türkiye vizyonu koyması gerekiyor.
Şunu söyleyebilmelidir:
Terörsüz Türkiye’ye evet.
Demokratikleşmeye evet.
Hukuk devletine evet.
İnsan haklarına evet.
Her vatandaşın eşitliğine evet.
Kültürel haklara evet.
Ama;
Türkiye Cumhuriyeti’nin üniter yapısının aşındırılmasına hayır.
Etnik temelli siyasi ayrıcalıklara hayır.
Türkiye’nin egemenlik alanının parçalanmasına hayır.
Milletin bilgisi dışında yürütülecek pazarlıklara hayır.
Bu siyaset ne milliyetçiliği inkâr eder ne de demokrasiyi.
Tam tersine, demokrasi ile millî devletin birbirinin alternatifi olmadığını gösterir.
CUMHURİYETÇİ SEÇMENİN BEKLENTİSİ ÇOK AÇIK
Türkiye’de Cumhuriyetin temel değerlerine bağlı çok geniş bir seçmen kitlesi bulunmaktadır.
Bu insanlar terörün bitmesine karşı değildir.
Barışa karşı değildir.
Kürt vatandaşların haklarının geliştirilmesine karşı değildir.
Demokrasiye karşı değildir.
Ama onların da bir sınırı vardır.
Onlar;
“Terör bitsin ama Türkiye’nin kendisi değişmesin.”
demektedir.
Onlar;
“Demokrasi güçlensin ama millî devlet zayıflamasın.”
demektedir.
Onlar;
“Her vatandaş eşit olsun ama etnik kimlikler üzerinden yeni siyasi statüler yaratılmasın.”
demektedir.
Ve en önemlisi:
“Türkiye’nin geleceği kapalı kapılar ardında değil, milletin açık iradesiyle belirlenmelidir.”
Yeni Parti bu büyük toplumsal beklentiyi görmelidir.
ŞİMDİ SIRA YENİ PARTİ’DE
Yeni Parti’nin önünde tarihî bir fırsat vardır.
Fakat bu fırsat yalnızca iktidar alternatifi olduğunu söylemekle değerlendirilemez.
Türkiye’nin en kritik dönemlerinden birinde hangi Türkiye’yi savunduğunu açıkça ortaya koyması gerekir.
Özgür Özel’in “PKK silah bırakıyorsa nasıl hayır diyeceğiz?” sorusuna verdiği cevap siyasi bir tercihtir.
Yeni Parti ise bundan daha önemli bir soruya cevap vermek zorundadır:
“Terör bittikten sonra nasıl bir Türkiye istiyorsunuz?”
Eğer cevabı;
demokratik, özgür, hukuk devletine bağlı, bütün vatandaşlarının eşit olduğu, ekonomik olarak güçlü ve üniter yapısını koruyan bir Türkiye ise bunu açıkça söylemelidir.
Çünkü bugün Türkiye’nin ihtiyacı ne geçmişin korkularına teslim olmak ne de geleceğin belirsizliklerine gözlerini kapatmaktır.
Türkiye’nin ihtiyacı;
Terörsüz Türkiye’dir.
Demokratik Türkiye’dir.
Özgür Türkiye’dir.
Ama aynı zamanda;
Bölünmez bütünlüğüyle Türkiye Cumhuriyeti’dir.
Yeni Parti’nin milletin karşısına çıkıp vermesi gereken söz tam da budur.
Ve unutulmamalıdır:
Bir siyasi hareketin gerçek sınavı, iktidara geldiğinde ne yapacağını anlatması değil; ülkenin en kritik döneminde hangi değerlerden asla vazgeçmeyeceğini söyleyebilmesidir.
Türkiye şimdi bu cevabı bekliyor.
24 Ağustos 2026
Ahmet Orhan
Güncelleme Tarihi: 24 Ağustos 2026, 14:08