Silahların susması Türkiye’nin ortak arzusudur. Ancak terörün sona ermesi başka, terör örgütünün yıllardır ileri sürdüğü siyasi taleplerin devlet eliyle karşılanması bambaşka bir meseledir.
Türkiye, terörle mücadelesinde yeni ve son derece kritik bir eşiğe gelmiş bulunuyor.
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin çağrılarıyla başlayan ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın desteğiyle devlet politikası niteliği kazandığı ifade edilen “Terörsüz Türkiye” sürecinin en önemli hukuki adımı olan Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun, TBMM Genel Kurulu’nda 467 oyla kabul edilerek yasalaştı. 87 milletvekili ret oyu verirken, 7 milletvekili çekimser kaldı. Kanun, Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından imzalanarak 18 Ağustos’ta Resmî Gazete’de yayımlandı.
Bu gelişme, Türkiye’nin terörle mücadele tarihinde yeni bir sayfa açabilir.
Dileğimiz odur ki açsın.
Çünkü Türkiye’nin kırk yılı aşkın bir süredir ödediği bedel ortadadır. Binlerce insanımızı kaybettik. Şehitler verdik, gazilerimiz oldu. Ekonomik kaynaklarımızı terörle mücadeleye harcadık. Bölgenin kalkınması gecikti. Türkiye’nin enerjisi, geleceğe yönelmek yerine yıllarca terör belasıyla mücadeleye aktarıldı.
Dolayısıyla terörün gerçekten sona ermesi, silahların tamamen susması ve Türkiye’nin bir daha bu belayla karşılaşmaması, bu ülkenin her vatandaşının ortak dileğidir.
Ancak tam da bu noktada çok önemli bir ayrımı yapmak zorundayız:
Terörün sona ermesi başka şeydir, terör örgütünün siyasi taleplerinin karşılanması başka şey.
İşte bugün asıl tartışmamız gereken mesele budur.
Çerçeve yasa ne getiriyor?
Yasa, PKK/KCK’nın fiilî varlığına son vermesi ve kontrolündeki silah ve mühimmatı teslim etmesi hâlinde belirli hukuki sonuçların doğmasını öngörüyor. Güvenlik kurumlarının tespiti ve Millî Güvenlik Kurulu’nun teyidi gibi mekanizmalar da düzenlemede yer alıyor.
Kanunun uygulanması için Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz başkanlığında bir kurul oluşturuldu. Yılmaz, kurulun ilk toplantısının 24 Ağustos’ta yapılacağını ve silah bırakma ile fesih sürecine ilişkin alt komisyonların ele alınacağını açıkladı.
Buraya kadar mesele, devletin yetkili kurumları eliyle yürütülen bir süreç olarak anlaşılabilir.
Fakat tam bu noktada kamuoyunun önüne çok daha farklı bir tablo çıkıyor.
Öcalan’a rol mü veriliyor?
20 Ağustos’ta DEM Parti İmralı Heyeti üyesi Pervin Buldan ile Abdullah Öcalan’ın eski cezaevi arkadaşı Veysi Aktaş’ın da bulunduğu toplantıda yapılan açıklamalar, kamuoyunda ciddi soru işaretleri oluşturdu.
Buldan’ın açıklamasına göre Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz başkanlığındaki üst kurula bağlı “Silahsızlanma ve Siyasallaşma Kurulu” oluşturulacak ve Öcalan’ın bu kurulun başında olacağı ifade edildi. Buldan ayrıca, dağdan geleceklerin geri dönüşlerinin koordinasyonunun buradan yönetileceğini söyledi.
Burada durup düşünmek zorundayız.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin terör örgütü lideri olarak mahkûm ettiği bir kişinin, terör örgütünün silahsızlandırılması ve siyasallaşması sürecinde görev üstlenmesi iddiası nasıl açıklanacaktır?
Üstelik bu açıklamanın devletin yetkili makamlarından değil, DEM Parti ve İmralı heyeti tarafından yapılması neden tercih edilmiştir?
Bu soru küçümsenecek bir soru değildir.
Çünkü devlet adına yürütülen bir süreçte, devletin iradesinin ve yetkisinin nerede başlayıp nerede bittiğinin herkes tarafından açıkça bilinmesi gerekir.
Devlet neden açıklamıyor?
Kanunun uygulanmasından sorumlu kurulun başında Cumhurbaşkanı Yardımcısı bulunuyor.
Öyleyse kamuoyunun bilgilendirilmesi de devlet tarafından yapılmalıdır.
Eğer Öcalan’a gerçekten böyle bir görev verilecekse, bunun hukuki dayanağı nedir?
Verilmeyecekse, devletin yetkili makamları neden açık ve net bir açıklama yapmamaktadır?
Böylesine tarihî bir süreçte oluşan bilgi boşluğu, dedikodulara ve siyasi yorumlara fazlasıyla müsait bir zemin yaratmaktadır.
Devlet, “Böyle bir görev yoktur” diyebilir.
Ya da “Evet, şu çerçevede böyle bir rol vardır” diyebilir.
Ama Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları, kendi ülkelerinde yürütülen böylesine kritik bir sürecin ayrıntılarını örgütün veya örgütle bağlantılı siyasi aktörlerin açıklamalarından öğrenmemelidir.
Bu, devlet ciddiyeti açısından üzerinde düşünülmesi gereken bir meseledir.
Bahçeli neden önde, iktidar neden arkada?
Sürecin siyasi mimarı olarak kamuoyunda Devlet Bahçeli öne çıkarılıyor.
Oysa devlet politikası hâline geldiği bizzat hükümet tarafından ifade edilen bir süreçten söz ediyoruz. Cevdet Yılmaz da sürecin Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın talimatlarıyla devlet politikasına dönüştüğünü açıkça söylüyor.
Öyleyse AK Parti neden sürecin siyasi sorumluluğunu doğrudan ve açık biçimde üstlenmiyor?
Bahçeli’nin ön plana çıkarılması, siyasi sorumluluğu paylaşmak amacı mı taşıyor?
Yoksa iktidar, kamuoyundan gelebilecek tepkileri göğüslemek bakımından Bahçeli’yi sürecin görünen yüzü olarak mı öne çıkarıyor?
Bunların cevabını zaman gösterecek.
Fakat siyasette sorumluluk, yalnızca başarıya ortak olmak değil, sonuçları ne olursa olsun hesabını verebilmektir.
“Eskiden bağımsızlıkçıydık, artık cumhuriyetçiyiz”
Daha da dikkat çekici olan ise Öcalan’a atfedilen son açıklamalar.
“Eskiden bağımsızlıkçıydık, artık cumhuriyetçiyiz” şeklindeki ifadeler, geçmişteki bağımsızlık ve ayrı devlet perspektifinden vazgeçildiği mesajı olarak yorumlanıyor.
“Demokratik cumhuriyet” vurgusu da önümüzdeki dönemde çok daha fazla tartışılacağa benziyor.
Burada benim sorum şudur:
Türkiye Cumhuriyeti’nin demokratikleşmesi ile Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesinin değiştirilmesi arasındaki çizgiyi kim çizecek?
Türkiye elbette daha demokratik olabilir.
Daha özgür olabilir.
Daha müreffeh olabilir.
Vatandaşlarının bütün haklarını daha güçlü biçimde güvence altına alabilir.
Bunların tamamı savunulabilir ve hatta Türkiye’nin geleceği açısından gereklidir.
Ama bunların hiçbirisi terör örgütünün silahlı mücadelesinin bir karşılığı olarak yapılmamalıdır.
Demokratikleşme, terörün ödülü olmamalıdır.
Çünkü demokratikleşme milletin hakkıdır; terör örgütünün pazarlık konusu değildir.
Asıl soruyu şimdi soralım
Bütün bu gelişmeler bana Abdullah Öcalan’ın Türkiye’ye getirildiği günlerde yaptığı açıklamaları hatırlatıyor.
O günlerde de Türkiye’ye hizmet etmek, barışa katkı sunmak istediğini söylemişti.
Bugün geldiğimiz noktada gerçekten terörün sona ermesine katkı sağlayabilecek bir rol üstlenebilecek durumdaysa, insanın aklına ister istemez şu soru geliyor:
Madem bugün yapılabiliyor, neden o gün yapılmadı?
Neden yıllarca beklendi?
Neden binlerce insanımızın hayatını kaybetmesine izin verildi?
Neden milyarlarca dolarlık millî kaynak terörle mücadelede harcandı?
Neden Türkiye’nin bir neslinin enerjisi bu çatışma ortamında tüketildi?
Eğer bugün devlet, terör örgütünün silah bırakmasını sağlayabilecek siyasi ve hukuki zemini oluşturabiliyorsa, geçmişte bunu engelleyen neydi?
İşte bu sorunun cevabı verilmeden geçmişin hesabı kapanmaz.
Bunun bir de vebali vardır
Bugün “Terörsüz Türkiye” hedefinin gerçekleşmesi hâlinde elbette buna seviniriz.
Şehitlerimizin acısı unutulmaz ama yeni şehitlerin gelmemesi Türkiye için büyük bir kazanım olur.
Ekonomimiz rahatlar.
Bölge kalkınır.
Çocuklarımız terör korkusu olmadan büyür.
Türkiye enerjisini kendi geleceğine harcar.
Bundan daha güzel ne olabilir?
Fakat eğer bugün gerçekten yapılabilecek olan bir şey, geçmişte yapılmadığı için binlerce insanımız hayatını kaybetmişse, bunun da bir siyasi ve tarihî vebali vardır.
Başarılı olursa, geçmişteki gecikmenin hesabı sorulmalıdır.
Başarısız olursa, bu kez de bugünkü projenin mimarları bunun hesabını vermelidir.
Çünkü devlet yönetmek, yalnızca karar almak değildir.
Kararların sonuçlarının sorumluluğunu da taşımaktır.
Türkiye’nin ihtiyacı olan şey pazarlık değil, millet iradesidir
Ben bu sürece peşinen karşı çıkmayı da, peşinen desteklemeyi de doğru bulmuyorum.
Benim ölçüm çok basit:
Türkiye kazanacak mı?
Terör gerçekten bitecek mi?
Silahlar gerçekten bırakılacak mı?
PKK/KCK gerçekten kendisini feshedecek mi?
Türkiye’nin üniter devlet yapısı, millî egemenliği ve anayasal düzeni tartışma konusu yapılmayacak mı?
Türk milleti ile Kürt vatandaşlarımız arasındaki kardeşlik daha da güçlenecek mi?
Bunların cevabı “evet” ise, Türkiye için yeni bir dönem başlayabilir.
Ama silahların bırakılması karşılığında yeni siyasi imtiyazlar, anayasal tavizler veya terör örgütünün geçmişteki taleplerinin farklı isimlerle hayata geçirilmesi söz konusu olacaksa, işte o zaman çok daha dikkatli olmak gerekir.
Çünkü Türkiye’nin ihtiyacı terör örgütüyle pazarlık yapan bir devlet değil; terörü sona erdirirken demokratik hukuk devletini daha da güçlendiren bir devlettir.
Ve unutulmamalıdır:
Bu ülkenin barışa ihtiyacı vardır.
Ama barışın kalıcı olabilmesi için onun zemini de sağlam olmalıdır.
O zemin de bellidir:
Türkiye Cumhuriyeti Devleti, millî egemenlik, üniter yapı, hukuk devleti, demokrasi ve vatandaşların eşitliği.
Bunların güçlendirilmesi hepimizin ortak hedefidir.
Fakat hiçbir terör örgütünün, silahı bıraktığı için Türkiye Cumhuriyeti’nin geleceğinin şekillendirilmesinde özel bir hak sahibi olması kabul edilemez.
Bugün Türkiye çok kritik bir eşikte.
Önümüzdeki günlerde yaşanacak gelişmeler, yalnızca bugünü değil, Cumhuriyetimizin ikinci yüzyılının nasıl şekilleneceğini de belirleyecek.
Bu nedenle hepimiz dikkatle izlemeliyiz.
Çünkü terörün bitmesini istemek başka, terörün taleplerinin gerçekleşmesini istemek bambaşka bir şeydir.
Türkiye’nin ihtiyacı olan şey, ikisini birbirine karıştırmadan yürütülecek açık, şeffaf ve millî bir süreçtir.
Barış gelecekse, milletin başı dik olarak gelsin.
Terör bitecekse, Türkiye Cumhuriyeti daha güçlü olarak çıksın.
Gerisi siyasetin değil, tarihin vereceği hüküm olacaktır.
22 Ağustos 2026
Ahmet Orhan
Güncelleme Tarihi: 22 Ağustos 2026, 00:57
