
Bir düşünün…
Dün birbirinden uzak görünenler, bugün nasıl oldu da aynı fotoğrafın içine sığdı?
Bir tarafta “foncu”, diğer tarafta “doncu” diye tartışılanlar… Farklı çevreler, farklı ilişkiler, farklı hikâyeler…
Ama bugün hepsi aynı başlığın altında konuşuluyor.
İşte insanın aklına ister istemez şu soru geliyor:
Hepsi nasıl oldu da aynı çatı altında toplandı?
Biz dün ne diyorduk?
“Tuttuğumuz takım doğranıyor…”
“Gönül verdiğimiz siyasi hareket hedef alınıyor…”
“Bir şeyler ters gidiyor…”
O günlerde söylediklerimiz, kimilerine göre abartıydı. Kimilerine göre siyasi taassuptu. Kimilerine göre ise sadece taraftarlığın öfkesiydi.
Bugün ise cam kenarından konuşabilenlerin bile yüksek sesle aynı soruları sormaya başlaması dikkat çekiyor.
Demek ki bazı soruların zamanı varmış.
Demek ki bazı gerçeklerin üzerini ne kadar örterseniz örtün, gün geliyor o örtü kendiliğinden kalkıyor.
Mesele Artık Sadece Futbol Değil
Bir futbol takımının yaşadığı haksızlık iddiası ile siyasi bir hareketin yaşadığını düşündüğü adaletsizlik arasında doğrudan bir bağ kurmak elbette kolay değil.
Ama insanların ortak bir noktada buluştuğu yer başka:
Adalet duygusu.
Çünkü adalet duygusu zedelendiğinde mesele sadece sandıkta, tribünde ya da televizyon ekranında kalmaz.
Sokağa taşar.
Sohbetlere taşar.
Vicdanlara taşar.
Ve en önemlisi, hafızaya kazınır.
Bugün unutulduğu sanılan pek çok olayın yeniden gündeme gelmesinin nedeni de budur.
Peki Hesabı Kim Görecek?
Burada çok önemli bir çizgi var.
Hesaplaşma başka şeydir, adalet başka…
İntikam başka şeydir, hukuk başka…
Bizim ihtiyacımız olan yeni bir kavga değil.
Yeni bir rövanş hiç değil.
İhtiyacımız olan şey, kim olursa olsun herkesin aynı hukuk önünde hesap verebilmesidir.
Eğer ortada suç varsa suçun delili ortaya konulmalı.
Eğer bir haksızlık varsa haksızlığın sorumluları belirlenmeli.
Eğer bir kumpas iddiası varsa, bunun da hukuk içinde araştırılması gerekir.
Kimse makamından, çevresinden, parasından, şöhretinden veya siyasi bağlantısından dolayı dokunulmaz olmamalı.
Statlar Yeter mi?
Bir gün gerçekten bütün bu iddiaların hesabı sorulacaksa, merak ediyorum:
Statlar yetecek mi?
On binlerce insanın öfkesi, yüz binlerce insanın hafızası, milyonların soruları…
Bunların hepsini tribünlere sığdırmak mümkün mü?
Elbette değil.
Çünkü gerçek hesaplaşmanın yeri tribünler değil, hukuk önüdür.
Ve o gün geldiğinde kimsenin “Ben bilmiyordum” deme lüksü olmamalı.
Kimse “Ben sadece seyrediyordum” diyerek kenara çekilememeli.
Kimse gücüne güvenerek hukukun üzerinde olduğunu düşünmemeli.
İlle de Adalet!
Bizim söylediğimiz başından beri aynı:
İlle de adalet!
İlla ki adalet!
Ama herkese…
Sevdiğimize de sevmediğimize de.
Bizden olana da olmayana da.
Güçlüye de güçsüze de.
Bugün bize dokunan adaletsizliğe karşı çıkıp yarın başkasının uğradığı haksızlığa sessiz kalırsak, savunduğumuz şey adalet değil, tarafgirlik olur.
Asıl sınav da burada başlıyor.
Çünkü adalet, sadece kendimiz için istediğimizde adalet değildir.
O Gün Gelecek…
Belki bugün bazıları gülüyor.
Belki bazıları “Bunlar unutulur” diye düşünüyor.
Belki bazıları zamanın her şeyi örteceğine inanıyor.
Ama tarih başka bir şey söylüyor:
Hafıza kolay kolay silinmiyor.
Bugün üzeri kapatılan sorular, yarın yeniden sorulabiliyor.
Bugün susturulan itirazlar, yarın daha yüksek sesle dile getirilebiliyor.
Ve o gün geldiğinde herkesin önünde aynı soru duracak:
Ne oldu? Kim yaptı? Neden yaptı? Kim biliyordu? Kim sustu?
İşte o gün, cevapların adresi sosyal medya olmayacak.
Tribünler olmayacak.
Kulisler olmayacak.
Hukuk olacak.
Ve eğer gerçekten bir “kötülük virüsü” yayıldıysa, onu temizlemenin yolu da yeni bir kötülük üretmek değil; hukukun terazisini herkese eşit kurmaktır.
Çünkü günün sonunda herkes aynı gerçekle yüzleşir:
Adalet gecikebilir… Ama toplumun hafızasından silinmez.
Ve biz yine aynı cümleyi söylemeye devam ederiz:
İlle de adalet…
İlla ki adalet…
05 Ekim 2026
Mustafa Temiz
Güncelleme Tarihi: 05 Ekim 2026, 20:35