DEĞERLİ TL, PAHALI TÜRKİYE! / Ahmet Orhan Yazdı...

Türk lirasının uzun süredir reel olarak değerli tutulması, ithalatı cazip hâle getirirken Türkiye'de üretmenin maliyetini yükseltiyor ve ihracatın rekabet gücünü zayıflatıyor.

DEĞERLİ TL, PAHALI TÜRKİYE! / Ahmet Orhan Yazdı...

Türk lirasını değerli tutarak ithalatı ucuzlatıyoruz. Ama bunun bedelini üretici, ihracatçı ve giderek bütün ekonomi ödüyor.

Ahmet Orhan

Bir ülkenin parasının değerli olması, ilk bakışta iyi bir şey gibi görünür.

Vatandaşın cebindeki para, döviz karşısında güçlüdür. İthal otomobil, elektronik eşya, makine ve hatta yurt dışı tatili daha ulaşılabilir hâle gelir.

Fakat ekonomide her görünen avantajın bir de görünmeyen bedeli vardır.

Türkiye bugün bu bedeli ödüyor.

Türk lirasının uzun süredir reel olarak değerli tutulması, ithalatı cazip hâle getirirken Türkiye'de üretmenin maliyetini yükseltiyor ve ihracatın rekabet gücünü zayıflatıyor.

Mesele yalnızca doların kaç lira olduğu değildir.

Asıl mesele, Türkiye'de fiyatlar ve üretim maliyetleri hızla yükselirken döviz kurunun bunların gerisinde kalmasıdır.

İhracatçı gelirini dolar veya euro olarak elde ediyor. Fakat işçisine, enerjisine, kirasına, vergisine ve diğer giderlerine Türk lirasıyla ödeme yapıyor.

Döviz kuru maliyetler kadar yükselmiyorsa, ihracatçının kârı eriyor.

Bir süre sonra da şu soruyla karşı karşıya kalıyoruz:

Türkiye'de üretmeye devam etmek mi, yoksa üretimi daha ucuz bir ülkeye taşımak mı?

Fabrikalar neden başka ülkelere gidiyor?

Tekstil başta olmak üzere makine yan sanayii, otomotiv ve çeşitli imalat sektörlerinde Türk şirketlerinin üretimlerini veya yeni yatırımlarını başka ülkelere yöneltmesi, üzerinde ciddi biçimde düşünmemiz gereken bir gelişmedir.

Elbette bunun tek nedeni döviz kuru değildir.

Enerji, finansman, vergi, lojistik ve diğer maliyetlerin de etkisi vardır.

Ancak bütün bunların üzerine bir de dolar cinsinden pahalılaşan işçilik maliyeti eklenmektedir.

Bugün Türkiye'deki net asgari ücret 500 doların üzerindedir.

İşçinin daha iyi yaşamasını istemek elbette hepimizin ortak arzusudur. Mesele, işçinin ücretini düşürmek değildir.

Mesele, işçinin insanca yaşayabileceği ücret ile Türkiye'de üretim yapan işletmenin dünya piyasasında rekabet edebileceği maliyet arasında denge kurabilmektir.

Ekonomist Mahfi Eğilmez'in kurun olması gereken düzeyine ilişkin yaptığı hesaplamalarda 65 TL civarında bir dolar kurundan söz etmesi, bu tartışma bakımından dikkat çekici bir örnektir.

Ancak bunun anlamı, “Dolar yükseltilsin, sorun çözülsün.” değildir.

Çünkü kur yükselirken enflasyon da yükselirse, kısa süre sonra aynı sorun yeniden karşımıza çıkar.

Mesele kuru yükseltmek değil, kuru ekonomik gerçeklerden koparmamaktır.

Sorun yalnızca sanayide değil

Aynı tablo tarımda ve hayvancılıkta da görülüyor.

Türkiye'de üretmenin maliyeti dünya fiyatlarının üzerine çıkıyorsa, ithalat doğal olarak cazip hâle geliyor.

Kırmızı et bunun çarpıcı örneklerinden biridir.

Dünya piyasalarında birkaç dolar seviyelerinde alınabilen kırmızı etin Türkiye'de aynı maliyetle üretilememesi, ithal etin Türkiye'ye getirilmesini ekonomik açıdan anlaşılır hâle getiriyor.

Burada ithal edilen etin Türkiye'de tüketiciye kaç liradan satıldığı ayrı bir tartışmadır.

Bizim konumuz o değil.

Bizim sorumuz şudur:

Türkiye'de üretmek neden dünya fiyatlarından daha pahalı hâle geliyor?

İthalat kısa vadede tüketiciyi rahatlatabilir.

Ama yerli üretici rekabet edemez hâle gelirse üretim azalır.

Üretim azalırsa ithalat artar.

İthalat arttıkça dışa bağımlılık büyür.

Ucuz ithalat, pahalı üretimin ilacı gibi görünür; fakat uzun vadede hastalığın kendisine dönüşebilir.

Hele konu gıdaysa mesele yalnızca ekonomi değildir.

Gıda üretiminde dışa bağımlılık, aynı zamanda stratejik bir güvenlik sorunudur.

İhracat yapıyoruz ama ne kadarını biz üretiyoruz?

Türkiye'nin ihracatını artırması elbette önemlidir.

Ama daha önemli bir soru vardır:

İhraç ettiğimiz ürünün ne kadarını Türkiye'de üretiyoruz?

İthal hammaddeyi ve ara malını getirip üzerine düşük bir katma değer koyarak ihraç ediyorsak, ihracatımız artarken dışa bağımlılığımız da artabilir.

Türkiye'nin geleceği bu model olamaz.

Bizim ihtiyacımız; kendi teknolojisini, kendi makinesini, kendi markasını ve yüksek katma değerli ürününü üreten bir Türkiye'dir.

Çünkü dünya pazarında fiyatı siz belirlemiyorsanız, maliyetiniz yükseldiğinde önünüzde iki seçenek kalır:

Ya kârınızdan vazgeçersiniz ya da pazarınızı kaybedersiniz.

Bugün birçok ihracatçının yaşadığı sıkıntının özü budur.

2026'nın ilk yedi ayında Türkiye'nin ihracatı 161,6 milyar dolar olurken ithalat 222,1 milyar dolara ulaşmış ve dış ticaret açığı 60,5 milyar dolar olmuştur.

Bu rakamlar bize şunu söylüyor:

Türkiye'nin yalnızca daha fazla ihracata değil, daha fazla yerli katma değere ihtiyacı var.

Bir rakam, yaşadığımız gerçeği anlatıyor

Türkiye'deki enflasyonun TL'nin satın alma gücünü nasıl erittiğini anlatmak için tek bir rakam bile yeterli.

Buraya dikkat!

2019 yılında 100 TL ile satın alabildiğiniz mal ve hizmetleri bugün satın alabilmek için yaklaşık 1.000 TL'ye ihtiyaç duyuyorsunuz.

Başka bir ifadeyle, 2019'daki 100 TL'nin bugünkü satın alma gücü yaklaşık 10 TL'nin altına inmiş durumda.

Vatandaş bunu zaten hayatının her alanında hissediyor.

Markette, pazarda, kirada, enerjide, ulaşımda...

Fakat burada daha önemli bir soru ortaya çıkıyor:

Madem içeride paramızın satın alma gücü bu kadar hızlı eridi, döviz kuru neden aynı ölçüde hareket etmedi?

İşte aşırı değerli TL tartışmasının özü burada.

Türk lirası içeride hızla değer kaybederken, döviz karşısında aynı ölçüde değer kaybetmezse Türkiye'nin üreticisi dünya karşısında pahalı hâle gelir.

Vatandaş parasının eridiğini hisseder.

Üretici maliyetinin yükseldiğini görür.

İhracatçı rakipleriyle mücadele etmekte zorlanır.

Ama döviz kuruna baktığımızda, TL'nin hâlâ olduğundan güçlü göründüğünü görürüz.

Bu çelişki sürdürülebilir değildir.

Değerli TL, vatandaşı da yurt dışına itiyor

Aşırı değerli TL'nin ilginç sonuçlarından biri turizmde ortaya çıkıyor.

Türkiye'de iki kişinin birkaç günlük tatili, konaklama ve diğer harcamalarla birlikte yüksek rakamlara ulaşabiliyor.

Aynı dövizle yurt dışında daha yüksek standartlarda tatil yapılabildiğinde vatandaşın tercihi değişiyor.

Yani yabancı turist için Türkiye pahalılaşırken, Türk vatandaşı için dünya ucuzluyor.

Böylece Türkiye yalnızca turist çeken değil, kendi vatandaşının da döviz harcamak için yurt dışına çıktığı bir ülke hâline geliyor.

Kâğıt üzerinde zenginleşmek

Aşırı değerli TL'nin bir başka cazibesi daha var.

Dolar karşısında güçlü görünen bir Türk lirası, kişi başına millî geliri dolar cinsinden daha yüksek gösterir.

Bu, siyasi iktidarlar açısından cazip bir tablo yaratabilir.

Ama ülkenin gerçek zenginliği yalnızca dolar cinsinden kişi başına millî gelir hesabıyla ölçülmez.

Eğer aynı zamanda fabrikalar yurt dışına gidiyor, ihracatçı zorlanıyor, ithalat artıyor, tarım ve hayvancılıkta dışa bağımlılık büyüyor ve dış ticaret açığı genişliyorsa burada ciddi bir çelişki var demektir.

Kâğıt üzerinde zenginleşirken üretim gücümüzü kaybediyorsak gerçekten zenginleşiyor muyuz?

Çözüm: Dövizi değil, dengeyi yönetmek

Burada “Dolar yükselsin, Türkiye kurtulsun.” demek elbette doğru değildir.

Türkiye'nin ihtiyacı bir kur şoku veya kontrolsüz bir devalüasyon değildir.

İhtiyacımız olan, dövizin Türk lirası karşısında enflasyonun sürekli gerisinde bırakılmadığı, öngörülebilir ve dengeli bir kur politikasıdır.

Klasik iktisatçılarımızdan Esfender Korkmaz'ın da savunduğu yaklaşımın özü budur:

Türkiye'de fiyatlar ve maliyetler yükselirken döviz kurunu sürekli baskı altında tutmamak.

Döviz kurunun genel enflasyonun çok gerisinde kalmasına izin verilmediğinde, Türk üreticisinin dünya karşısındaki rekabet gücünü koruması kolaylaşacaktır.

Elbette bunun yanında enflasyonun düşürülmesi, verimliliğin artırılması, teknoloji yatırımlarının teşvik edilmesi ve ithal girdiye bağımlılığın azaltılması da şarttır.

Çünkü yalnızca kurla hiçbir ülke zenginleşemez.

Ama yanlış bir kur politikası, doğru ekonomi politikalarının da sonuç vermesini zorlaştırır.

Türkiye yıllardır düşük kurla ucuz ithalatın cazibesini yaşadı.

Şimdi bunun faturasını görüyoruz.

İthalat kolaylaştı.

Yerli üretimin maliyeti arttı.

İhracatçının işi zorlaştı.

Bazı yatırımlar yurt dışına yöneldi.

Tarım ve hayvancılıkta ithalat arttı.

Türk vatandaşı için yurt dışında harcama yapmak cazip hâle geldi.

Bütün bunların ortak bir sonucu var:

Türkiye'nin üretim gücü zayıflıyor.

Artık tartışmamız gereken “Dolar kaç lira olsun?” sorusu değildir.

Asıl soru şudur:

Türkiye'de üretmek neden dünyadan daha pahalı hâle geliyor?

Türkiye'nin ihtiyacı değersiz TL değildir.

Türkiye'nin ihtiyacı değer üreten bir ekonomidir.

Çünkü bir ülkenin gerçek zenginliği, parasının kaç dolar ettiğinde değil;

ürettiği malın, emeğin, teknolojinin ve markanın dünyada kaç dolar ettiğinde ölçülür.

Türkiye artık parasını değerli göstermeye değil, ürettiğini değerli kılmaya odaklanmalıdır.

27 Ağustos 2026

Ahmet Orhan

YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER