
Spot: Yemen, Türk milletinin hafızasında yalnızca uzak bir coğrafyanın adı değildir. Ağıtlara, türkülere ve ailelerin dinmeyen acılarına karışmış bir tarihtir. Bugün Mekke Anlaşması üzerinden gündeme gelen yeni askerî sorumlulukları tartışırken geçmişin acılarını da hatırlamak zorundayız. Türkiye’nin görevi, yeni savaşların tarafı olmak mı, yoksa barışın yolunu açmak mı?
Bir Türküye Sığan Büyük Acı
“Ah o Yemen’dir, gülü çemendir…”
Bu mısrayı duyduğumuzda yalnızca bir türkü dinlemeyiz. Anadolu’nun köylerinden cephelere uğurlanan, yıllarca geri dönmeleri beklenen, birçoğunun mezarı bile bilinmeyen askerlerimizin hatırasıyla karşılaşırız.
Yemen, bizim için haritada uzak bir yer olmaktan çoktan çıkmıştır. Türk milletinin tarihsel hafızasında kayıpların, hasretin ve yarım kalmış hayatların adı olmuştur.
Benim ailemin hafızasında da bu acının bir karşılığı var. Büyük amcamız Koca Hüseyin’in şehit düştüğü Yemen, bu nedenle benim için yalnızca tarih kitaplarından öğrendiğim bir coğrafya değildir.
Elbette geçmişte yaşanan savaşlarla bugünün siyasi şartları aynı değildir. Ancak tarihin bize bıraktığı acıları hatırlamak, aynı hataları tekrarlamamak için bir sorumluluk da yükler.
Bugün Türkiye’nin Yemen’de yeniden bir askerî çatışmanın içine girme ihtimalini tartışırken bu tarihsel hafızayı göz ardı edemeyiz.
Mekke’nin Güvenliği, Türkiye’nin Sorumluluğu
Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan Mekke Anlaşması, bölgesel güvenlik bakımından önemli bir gelişmedir. Suudi Arabistan’ın güvenliğini sağlama isteği anlaşılabilir. Ancak bir ülkenin güvenliğini savunmakla o ülkenin karşı karşıya bulunduğu bütün bölgesel çatışmaların içine girmek aynı şey değildir.
Yemen’deki Husiler ile Suudi Arabistan arasındaki düşmanlık, İran’ın Husilerle ilişkileri ve Kızıldeniz çevresindeki güvenlik sorunları, çok katmanlı bir bölgesel kriz meydana getirmiştir.
Türkiye’nin bu tabloda üstleneceği rolün sınırları açıkça belirlenmelidir.
Bir savunma anlaşması hangi durumlarda askerî yardım gerektirir? Türkiye’nin yükümlülükleri yalnızca saldırıya uğrayan ülkenin savunulmasıyla mı sınırlıdır? Askerî müdahalenin kapsamını kim, hangi şartlarda belirleyecektir?
Anlaşmanın metni ve hukuki çerçevesi kamuoyunun değerlendirmesine sunulmadan bu soruların cevaplarını bildiğimizi söyleyemeyiz.
Türkiye’nin güvenliği adına alınan kararların, Türkiye’nin geleceğini de güvence altına alması gerekir.
Amerika’nın Değişen Rolü, Türkiye’nin Tercihi
Orta Doğu’da güç dengeleri değişiyor. Amerika’nın Irak’taki askerî misyonunun sona ermesi ve bölgesel sorumlulukların yeniden paylaşılması, yeni bir dönemin kapısını aralıyor.
Bu değişim, Türkiye’ye kendi güvenlik çıkarlarını daha bağımsız biçimde gözetme imkânı verebilir. Ancak ülkemizi daha geniş bölgesel sorumlulukların içine çekme riski de yaratabilir.
Burada önemli olan, Türkiye’nin bir ittifak içinde yer alması değil, kararlarını hangi ölçütlere göre verdiğidir.
Amerika’nın bölgedeki yükünü azaltması, Türkiye’nin onun yerine geçmesi gerektiği anlamına gelmez. Türkiye, kendi sınırlarının güvenliğini korurken bölgesel barışın sağlanmasına da katkıda bulunabilir. Ancak bunun için başka güçlerin stratejik hesaplarıyla kendi ulusal çıkarlarını birbirinden ayırabilmelidir.
Türkiye’nin askerî gücü, gerektiğinde kendi ülkesini savunmanın yanı sıra savaşların genişlemesini önleyen bir diplomasiye de hizmet etmelidir.
Tarih Bize Ne Söylüyor?
Yemen türkülerimizde yalnızca geçmişin acısı değil, savaşın geride bıraktığı sorular da saklıdır.
Kaç aile evladını bekledi? Kaç ocak söndü? Kaç hayat, kendisini ilgilendiren kararları verme imkânı olmayan insanların omuzlarında ağırlaştı?
Mekke Anlaşması’nı yalnızca diplomatik bir başarı veya güvenlik iş birliği olarak değerlendirmek yeterli değildir. Türkiye’nin hangi şartlarda askerî sorumluluk üstleneceği, bu sorumluluğun sınırları ve olası sonuçları da tartışılmalıdır.
Yurtta Sulh, Cihanda Sulh
Atatürk’ün “Yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesi, Türkiye’nin dünyadan uzak durmasını değil, barışı esas alan bağımsız bir devlet olarak hareket etmesini anlatır.
Türkiye’nin güvenliği elbette korunmalıdır. Dost ülkelerle iş birliği yapılmalı, tehditlere karşı gerekli önlemler alınmalıdır. Ancak her askerî taahhüt, ülkemizin uzun vadeli çıkarları ve doğurabileceği sonuçlar bakımından değerlendirilmelidir.
Mekke Anlaşması’nın içeriği, Türkiye’nin yükümlülükleri ve uygulama şartları açıkça ortaya konulmalıdır. TBMM’nin denetimi ve kamuoyunun bilgi edinme hakkı, böylesine önemli bir konuda vazgeçilmezdir.
Çünkü bir milletin evlatlarının hangi şartlarda ve hangi amaçla tehlikeye atılabileceği, yalnızca bir hükümetin değil, bütün milletin geleceğini ilgilendiren bir meseledir.
Ben Yemen’i düşündüğümde büyük amcamızın hatırasını ve Anadolu’nun yıllardır dinmeyen ağıtlarını hatırlıyorum.
“Ah o Yemen’dir, gülü çemendir…”
Bu türküyü bir kez daha yeni şehitlerin ardından söylemek zorunda kalmamak, geçmişin acılarını geleceğe taşımanın en anlamlı yolu değil midir?
Türkiye’nin büyüklüğü, yeni savaşlara ne kadar asker gönderebildiğiyle değil, kendi güvenliğini korurken barışın kurulmasına ne kadar katkı sağlayabildiğiyle ölçülmelidir.
15 Ekim 2026
Ahmet Orhan
Güncelleme Tarihi: 15 Ekim 2026, 07:42