
Bu vatan kimin sorusunun cevabına geçmeden beni böyle bir soru yöneltmeye iten nedenlerin üzerinde birkaç cümleyle durmak istiyorum.
Yakın geçmişte, 4–5 sene önce sahip olduğum büyük baş hayvan çiftliğinde yanımızda bir süre çalışmış olan halen de İzmir’in bir ilçesinde aynı işte çalışan Geçici Koruma statüsünde 9 yıldır ülkemizde bulunan Suriyeli bir Arap sığınmacı, TC Vatandaşı olabilmek için yardım istemek üzere ziyaretime geldi.
Yardım edip etmeme hususunda karar verebilmek için kendisiyle yaptığım kısa söyleşide Türkiye ve Türk Milletine karşı gerçek duygularını öğrenmeye çalıştım.
Bu sohbette gördüğüm en çarpıcı şey Türk Milletinin şefkat ve himayesine sığınmış olmaktan dolayı bu aziz millete şükran duyguları beslemek yerine kendini ülkemizin asli unsuru olarak gördüğüne şahit oldum.
Dolaysıyla ne devletimize ne de milletimize karşı bir muhabbet beslemediğini şaşkınlıkla izledim.
Bu şahıs sohbetin ilerleyen bölümünde dünyada en saygı duyulması gereken milletin Araplar olduğunu söyleyerek Türklüğü kendilerinden aşağıda bir millet olarak gördüğünü büyük bir şaşkınlıkla tespit ettim.
Aslına bakarsanız bu duygu neredeyse düzensiz yabancıları ülkemizde rahatlıkla suç işlemeye yöneltmektedir.
Üçü beşi bir araya gelip Saruhanlı’da Türklere saldırırken, Bursa’da kafa kesmekten bahsederken veya İstanbul’un bir ilçesinde kendi durumunu bilmeden onu her şeyi hak görmeye iten de aynı nankör duygudur.
Şimdi gelelim sorumuzun cevabını bulmaya..
Üzerinde yaşadığımız bu vatan ünlü Türk şairi meşhur lirik şiirinde en veciz şekilde ifade ettiği gibi,
Bu vatan toprağın kara bağrında
Sıradağlar gibi duranlarındır,
Bir tarih boyunca onun uğrunda
Kendini tarihe verenlerindir.
Tutuşup kül olan ocaklarından,
Şahlanıp köpüren ırmaklarından,
Hudutlarda gaza bayraklarından
Alnına ışıklar vuranlarındır.
Ardına bakmadan yollara düşen,
Şimşek gibi çakan, sel gibi coşan,
Huduttan hududa yol bulup koşan,
Cepheden cepheyi soranlarındır.
İleri atılıp sellercesine
Göğsünden vurulup tam ercesine,
Bir gül bahçesine girercesine
Şu kara toprağa girenlerindir.
Tarihin dilinden düşmez bu destan,
Nehirler gazidir, dağlar kahraman,
Her taşı yakut olan bu vatan
Can verme sırrına erenlerindir.
Gökyay'ım ne yazsan ziyade değil,
Bu sevgi bir kuru ifade değil,
Sencileyin hasmı rüyada değil,
Topun namlusundan görenlerindir.
Yüzlerce yıldır bu coğrafya uğruna can alıp can verenlerin mi, yoksa 400 bin dolar karşılığında TC kimliği alanların mı veya 11 yıldır canlarını kurtarmak için kapımızı açıp ekmeğimizi paylaştığımız din kardeşlerimiz(!) Suriyeli sığınmacıların mı?
Türk vatandaşlarının birinci sıraya yerleşmiş olan hayat pahalılığı meselesinden sonra en çok cevabını bulmaya çalıştığı soru başlıkta ifade edilmiştir.
Türkiye, doğudan-batıya, kuzeyden-güneye, ovasından-şehrine, dağından-sahillerine her köşesinde gördüğümüz çok büyük bir yabancı kitleyle karşı karşıyadır.
Dünyanda en çok kaçak barındıran ülkemizde bulunan yabancıların sayısı hükümete göre 5,5 Milyon, konu hakkında en fazla bilgiye sahip olanların başında yer alan Zafer Partisi Genel Başkanı Ümit Özdağ’a göre ise 8 Milyon olarak ifade edilmektedir.
Bu sayıya 400 Bin dolar getirip vatandaşlık alanlarla eğitim, çalışma gibi çeşitli nedenlerle ülkemizde bulunanlarla turist pasaportuyla gelip kaçak çalışan Asyalı ve Afrikalı sözde turistler dâhil değildir.
Tarihin en önemli göç yolları üzerinde bulunan ülkemizde yabancıların gerçek sayısının yetkili-yetkisiz kimse tarafından tam olarak bilinmediği bir gerçektir.
Sınırlarımız yüzlerce kilometrelik yüksek duvarlarla çevrilmiş olsa da henüz hükümet tarafından gerçek bir çözüm üretilebilmiş değildir.
Söz konusu duvar tabiri caizse hırsız eve girdikten, her haltı işleyip gittikten sonra kapı dayaklamaya benzemiştir.
Kanla alınmış bir vatanda para karşılığında yurttaşlığı paylaşmak elbette bir ülkeye-millete karşı duyulan yüce mensubiyet duygusunu hafife almak, hatta yok saymaktır.
Yabancıların varlığına ilanihaye görmezden gelmek ise ülkenin kaynaklarını, ekmeğini kalıcı olarak paylaşmaktır.
Uygulanan yanlış dış politikaların günahı milletimize yüklenmekte, bu hayati hatayı işleyenler gerçek failler işin içinden sıyrılmaktadırlar.
Yalnız sorumluluktan kurtulmaya çalışsalar bir dereceye kadar mazur görelim diyeceğiz ama üstüne üstlük mevcut sığınmacı istilasından istifade edilmeye kalkılmaktadır.
Önemli bir kısmına vatandaşlık verilerek yeniden seçim kazanmak uğruna ülkemizin geleceğinin tehlikeye atıldığına dair ciddi iddialar söz konusudur.
11 yıldır bu topraklarda aziz Türk Milletinin şefkatine, insaniyetine sığınmış olanlar Türkiye’de vatandaşlık haklarına sahip olabileceklerine dair kuvvetli duygulara sahiptirler.
Tamamına yakın söz konusu kitle sosyolojik anlamda Türk Milletinin neredeyse bir asır gerisindedir.
Türk yaşam tarzına büyük çoğunluğunun ayak uydurması mümkün değildir.
Böyle bir uyumun olması için onlarca yıla ihtiyaç vardır.
Bu kadar büyük bir kitlenin Türk Milletinin bir parçası olması asırları gerektirir.
Türkiye’nin kendinin haddinden fazla sorunu mevcuttur.
Milyonlarca insanı işsiz, gençleri gelecekten ümitsiz ve küçük bir azınlık hariç herkes hayat pahalılığıyla kıyasıya bir mücadele içindedir.
Kamplarda barındırmayı göze alamadıkları milyonlarca yabancının ülkenin her tarafına yayılmasına izin verenlerin öncelikle devletin tüm birimleriyle tespit ve takip çalışmasına ağırlık vermesi hayati öneme haizdir.
Yapılacak tespitler sonrasında ülkemize katkıda bulunacakları düşünülenler dışında kalanlar geliştirilecek bir plan doğrultusunda sınırlarımızdan çıkarılmalıdır.
Görevini yapmayıp Türk vatandaşlığını bir emanet olarak görerek kıskançlık ve titizlikle korumayanlar, maddi imkânlara sahip olanlara veya maddi-manevi anlamda kullanırım diyerek yabancıların varlığına göz yummak suretiyle Türkiye’nin geleceğini tehlikeye sokanlar, elbette milli vicdanda ve tarih önünde mahkûm olacaklardır.
08 Temmuz 2022
Ahmet Orhan