
TBMM’de 561 milletvekilinin oy kullandığı, 467 milletvekilinin “evet” oyuyla yaklaşık yüzde 85’lik bir destek alan ve Cumhurbaşkanının onayıyla yürürlüğe giren “Terörsüz Türkiye” süreci, 24 Ağustos itibarıyla komisyonların kurulmasıyla yeni bir aşamaya geçti.
Ancak bu süreci yalnızca Türkiye sınırları içerisinde PKK’nın silah bırakması olarak değerlendirmek eksik olur.
Çünkü Cumhur İttifakı sözcülerinin açıklamalarında da ifade edildiği üzere hedef, Türkiye ile sınırlı olmayan; Irak ve Suriye başta olmak üzere Kürt nüfusunun yaşadığı bölgeyi de içine alan daha geniş bir “Terörsüz Bölge” anlayışına doğru genişlemektedir.
Bu nedenle Türkiye’de başlayan süreç ile Suriye’de yaşanan gelişmeleri birlikte okumak gerekiyor.
Nitekim Türkiye’de komisyonların kurulmasının hemen ardından Suriye’de SDG/YPG’nin feshedildiği, örgütün başındaki Mazlum Abdi tarafından açıklandı. ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye-Irak Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın bu gelişmeyi “tarihi” olarak nitelendirmesi ve “tek ordu, tek hükümet, tek devlet” vurgusu yapması da bölgedeki dönüşümün yalnızca Türkiye’nin iç meselesi olmadığını gösteriyor.
Burada Türkiye açısından cevaplanması gereken temel soru şudur:
Ortaya çıkan tablo gerçekten terörün tasfiyesi mi, yoksa silahlı yapıların yeni siyasi ve idari yapılar içerisinde farklı bir biçimde varlıklarını sürdürmesi mi?
Türkiye’nin güvenliği açısından bunun cevabı son derece önemlidir.
Çünkü terör örgütlerinin isim değiştirmesi, başka kurumların bünyesine alınması veya siyasi bir kimlik kazanması, Türkiye açısından sorunun kendiliğinden ortadan kalktığı anlamına gelmez.
Fakat bütün bu tartışmaların ötesinde, Türkiye’nin önünde bundan çok daha önemli bir fırsat bulunmaktadır:
Türk-Kürt kardeşliğini terör örgütlerinin gölgesinden kurtarmak.
TERÖR ÖRGÜTÜ BAŞKA, KÜRT VATANDAŞIMIZ BAŞKA
Türkiye’nin en büyük yanılgısı, terör örgütü ile Kürt vatandaşlarımızı aynı kavramın içinde değerlendirmek olur.
Kürt vatandaşlarımız, Türkiye Cumhuriyeti’nin eşit ve asli vatandaşlarıdır. Onlarla aramızdaki bağ yalnızca bugünün siyasi şartlarının oluşturduğu bir ilişki değildir. Yüzyıllara yayılan ortak tarih, ortak vatan ve ortak kader söz konusudur.
Bu nedenle Terörsüz Türkiye hedefinin gerçek başarısı, yalnızca silahların susmasıyla ölçülmemelidir.
Asıl başarı, Türk ile Kürdün birbirine daha fazla güvenmesi, birbirini daha fazla sahiplenmesi ve kendisini aynı milletin ayrılmaz parçası olarak görmesidir.
Bunun yolu da karşılıklı hassasiyetlere saygı göstermekten geçer.
Türkiye’de yaşayan herkes kendi kültürünü, dilini ve geleneklerini elbette yaşatmalıdır. Bu, kardeşliğin önünde engel değil, Türkiye’nin zenginliğidir.
Ancak farklılıklarımızın üzerinde hepimizi birleştiren ortak değerlerimiz vardır.
O değerlerin başında Türk bayrağı, İstiklal Marşı ve Türkiye Cumhuriyeti gelir.
KARDEŞLİĞİN EN GÜÇLÜ SEMBOLLERİ
Önümüzdeki millî bayramlar bu bakımdan önemli bir fırsattır.
Özellikle Cumhuriyet Bayramı’nda Türkiye’nin her köşesinde Türk bayrağının birlikte taşınması, İstiklal Marşı’nın birlikte söylenmesi, Türk-Kürt kardeşliğinin en güçlü görüntülerinden biri olacaktır.
Bunu bir asimilasyon aracı olarak görmek büyük bir yanılgıdır.
Tam tersine, ortak bayrağın altında farklılıklarımızla birlikte yaşayabilmenin ifadesidir.
Bunun dünyada da örnekleri vardır.
Türkiye’de yaşayan Boşnak vatandaşlarımızın Bosna-Hersek bayrağına duydukları sevgi, Türk bayrağına olan bağlılıklarıyla çelişmez. Aynı durum Arnavut, Çerkes ve Türkiye’nin diğer bütün etnik toplulukları için de geçerlidir.
İnsan hem kendi kökleriyle gurur duyabilir hem de ortak vatanının bayrağına gönülden sahip çıkabilir.
Kürt vatandaşlarımız için de aynı şey geçerlidir.
Kürt olmakla Türk bayrağına sahip çıkmak arasında hiçbir çelişki yoktur.
Tam tersine, Kürt vatandaşlarımızın Türk bayrağına ve İstiklal Marşı’na güçlü biçimde sahip çıkması, terör örgütlerinin yıllardır yaratmaya çalıştığı ayrılığı boşa çıkaracak en güçlü cevaplardan biri olacaktır.
MİLLETİN GÖNLÜNDEKİ ENGEL
TBMM’deki yüzde 85’e yaklaşan oy desteği önemli bir siyasi göstergedir. Ancak böyle tarihî bir sürecin başarısını yalnızca Meclis aritmetiği belirlemeyecektir.
Milletin gönlünde oluşacak güven belirleyici olacaktır.
Bugün futbol tribünlerinde zaman zaman ortaya çıkan ve toplumun bir bölümünde tepkiyle karşılanan görüntüler, toplumun büyük bir bölümünde ise kaygıyla izlenmektedir.
Elbette her tribün davranışını bütün bir topluma mal etmek doğru değildir. Provokasyon ve yönlendirme ihtimali de vardır. Ancak binlerce kişinin katıldığı kitlesel gösterilerde ortaya çıkan görüntülerin toplumda bazı hassasiyetleri ve endişeleri yansıttığını da kabul etmek gerekir.
Özellikle Türk bayrağına ve İstiklal Marşı’na yönelik tavırların toplumda neden tepki ve kaygı oluşturduğunu anlamadan, kalıcı bir kardeşlik projesi kurmak mümkün değildir.
Çünkü Türk milleti terörün sona ermesini istiyor.
Fakat terörün sona ermesi ile terör örgütlerinin geçmişte yaşattığı acıların ve toplumda bıraktığı derin izlerin yok sayılması aynı şey değildir.
Bu nedenle yeni dönemin dili intikam değil adalet; ayrıştırma değil kardeşlik; korku değil güven olmalıdır.
GERÇEK TERÖRSÜZ BÖLGE NASIL OLUR?
Türkiye’nin hedefi olan Terörsüz Bölge’nin en sağlam temeli, Arap, Kürt ve Türkmenler başta olmak üzere bölgedeki halkları birbirinden ayırmak değil, onları terör örgütlerinin vesayetinden kurtarmaktır.
Türkiye, Irak’ta, Suriye’de ve bölgenin diğer ülkelerinde yaşayan Kürtlerin düşmanı değildir.
Türkiye’nin doğal hedefi, Kürtleri herhangi bir örgütün veya dış gücün nüfuz alanından çıkarmak ve bölge halklarıyla doğrudan kardeşlik ilişkilerini güçlendirmek olmalıdır.
Bunun yolu da Kürtleri terör örgütleriyle özdeşleştirmekten değil, tam tersine Kürt vatandaşlarımızı terör örgütlerinden kesin biçimde ayırmaktan geçer.
Türkiye, kendi Kürt vatandaşlarıyla kardeşliğini güçlendirdikçe, dışarıdan kurulmak istenen etnik ve siyasi ayrıştırma projelerinin zemini de daralacaktır.
Bu nedenle önümüzdeki süreçte en büyük sınav yalnızca örgütlerin silah bırakması değildir.
Asıl sınav, Türk milletinin bütün unsurlarının birbirine yeniden güvenmesidir.
Eğer bu başarılırsa, “Terörsüz Türkiye” sadece bir güvenlik projesi olmaktan çıkar, Türkiye’nin en büyük toplumsal barış projesine dönüşür.
Ve Türkiye, Irak’tan Suriye’ye uzanan daha geniş bir “Terörsüz Bölge” hedefinin de kendi iradesiyle belirleyici aktörü hâline gelir.
Çünkü bölgenin gerçek barışı, dışarıdan çizilmiş sınırlarla veya yeni siyasi yapılarla değil;
Türklerle Kürtlerin bin yıllık kardeşliğinin yeniden ve daha güçlü biçimde hatırlanmasıyla kurulabilir.
Terörsüz Türkiye’nin en büyük güvencesi de budur.
Silahların susması süreci başlatır; kardeşliğin güçlenmesi ise onu kalıcı kılar.
27 Ağustos 2026
Ahmet Orhan
Güncelleme Tarihi: 27 Ağustos 2026, 15:49